Şem’i Dede haksız mı?

Eczacı bir okuyucum, tâ İzmitlerden, üşenmeden telefon açmış soruyor:

“İki hafta önceki Tempo dergisini gördünüz mü? Bir soru-yanıt tablosu çizilmiş. Araştırmacı olarak tanıtılan ve Alevilikle ilgili bir konuda konuşturulan bu kişi, Hacı Bektaş Veli hakkında sorulara yanıt verirken birdenbire kendisine, ‘ya Tefsir-i Besmele’ denilince o da ‘Ha evet, biliyorum Onu Rüştü Şardağ attı ortaya. Bu eser, Hacı Bektaş’ın değil, Ca’fer adında birisinin. Kültür Bakanlığı da mal bulmuş gibi eseri yayınlamış’ diyor. Böylece siz küçültülmek isteniyorsunuz.”

Biz zaten hiç büyümedik ki, küçülelim. Büyüklük yalnız Allah’a özgüdür diyor, geçiyorum. Okurum, “İşi hakaret sınırına vardıranın adını ben daha ilk ez duyuyorum” diye de bir eklenti yapmış.

PİR’İN GERÇEK DOSTLARI İÇİN

Burada, yüce Pir’in gerçek dostlarını aydınlatmak için bazı bilgiler verirken bizi eserlerimizden ve yazılarımızdan tanıyanları da aydınlatmak istiyoruz:

İran’da, sanırım, bundan on iki yıl önceydi; Şiraz kentinde başkanlığını yaptığım Uluslararası Hâfız Kongresi’nin bir dinlenme aralığında, Fars edebiyatında yetke olarak tanınan Prof. Rolmer, “Şardağ”, demişti, “Hocamdan duymuştum: Hacı Bektaş Veli’nin Tefsir-i Besmele adlı bir kitabı olacak. Bir yerde rastladınız mı? Çok önemli eser.”

Altı yıl, Türkiye kitaplıklarını dolaştım. En sonra, Manisa Gençlik ve Spor Akademisi’nde, “Kitap Saray”daki yazmaları incelemeye fırsat vereceğini de düşünerek Türk Kültürü dersi okutmayı üzerime aldım. Altı yıl sonra da beş bininci mecmuada, eseri buldum ve bir fotoğrafçıyı çağırarak klasik fotoğraf makinesiyle bazı cümleleri silik olan kitabı, Hacı Bektaş’la ilgili bir eserimde yayınladım. Geçen ay kitaplığın müdürüne sordum: “Bugüne kadar yazmayı görmeye gelen oldu mu?” Kimse gelmemiş. Bizi eleştiren sayın zat, bu fotokopinin sonunda kâtibin adını okuyunca, “Eser, Hacı Bektaş’ın değil” deyip çıkıyor.

HEMEN HABER VERELİM

Birçok kitabın birlikte ciltlendiği mecmua içindeki eserlerde olsun, gerek tek bir yazmada olsun, geçmişte bir eseri ortaya çıkaranın adı, çok seyrek olarak son sayfada, o da bir “tahiyyat” cümlesi içinde anılır. Yöntem, müellif adının başlangıç sayfalarında geçmesidir. Allah’a kulluk, Hz. Muhammed’e bağlılık cümlelerinden sonra “emmâ Ba’d”, yani (daha sonra bundan sonra) denilerek eser sahibinin ve eserin adı belirtilir. Yazma bitiyor ve son sayfada sahibinin adı yazılır. Yüzde bir, böyle yazma göremezsiniz. En sonda gördüğünüz, kâtibin, yani el yazısıyla eseri yazıp bitirenin adıdır. Hem bu Ca’fer adlı kâtibin, bugüne kadar varlığından ve öyle bir eserin sahibi olduğundan kim söz etmiş ki! Nerede kaldı ki eserin başlığı şu: “Tefsir-i Besmele ve Maa-Makâlât-ı Hacı Bektaş Veli”.

BU HORLAMA İLK DEĞİL Kİ!

Klasik Divan Şiirimiz adlı eserimi, İnkılap Kitabevi’nin yayınladığı günlerde pek çok beğeni yazısının arasında bir dergide çıkan hakaret yazısını da okurlarımdan biri kesip bana göndermişti. Horasan’dan başlayarak Sultan Aziz’in torununa kadar Türk-Osmanlı padişahlarını içerik Şair Sultanlar’ı didiklemek isteyen bir yazar, “Mukaddime değil, mukaddeme olacak” diye bizi horlarken aynı yazarın bir eserinde sözcüğü mukaddime diye yazdığını üzülerek görmüştüm. Sayın bir doçent, bizim Itrî hakkındaki eserimizin ilk baskısında Farsça metinlerin imlasını yanlış bulmuştu. Halbuki biz bir ilke ortaya koyuyorduk. Fransız, İngiliz, Alman edebiyatı metinlerini yazarken söylenişlerini, kendimize göre değiştirebilir miyiz? Niçin Arap ve Fars sözcüklerini, bütünü bu dillerle yazılmışken değiştirelim? Metin, Türk-Osmanlı söyleyişi içindeyse, Osmanlı Türklerinin söyleyiş biçimlerine uyarız. Ne ki metin bütünü ile Farsça ise, “sen” anlamına İranlıların kullandığı “to” hecesini, geçmişte haksız bir tasarrufla “tü” yazdıkları için bu imlaya ve söyleyişe bağlı da kalamayız.

Ben bu tür horlamalara her zaman tanık olmuşumdur. Türk musikisinin çok beğendiğim ünlü bir klasik sesine-sevgili Alaeddin Yavaşça değil- bir televizyon konuşmasında, Sadun Aksüt soruyor:

“Klasik musikimiz icra edilmeden önce eserlerin söz açıklamalarını yapmada fayda umar mısınız?” Yanıt şuydu:

“Gerekmez efendim, Mozart’ın senfonilerini dinlerken sözlerini anlıyor muyuz?”

O hafta, kendisine ve sanatına hayranlığımı belirten yazımın içinde bu küçük dil sürçmesine de dokunmuştum. Bir-iki ayrıcalık taşıyanın dışında, çalgısal musiki eserlerinde Batı’da, insan sesinin olmadığına da işaret ederek. Aylar sonra bir okurum, bana yine telefonla haber veriyordu: “Hocam, o hayran olduğunuz ses sanatçısı bir dergide sizin için karacahil demiş. Cahilliğiniz yetmiyormuş gibi ona bir de “karacahil”i eklemiş.

Hiç üzülmem. Araplar ne diyor: “Elmlih Fi’ttaâm. Elhezel fil Kelâm” yani yemekte tuz neyse yazıda da horlama onun tıpkısıdır. Yazıya, tuzun yemeğe verdiği lezzeti verir.

İzmitli okurum üzülmesin. Bu satırların sahibi 1935’te Cumhuriyet’te başlatıp, Vakit, Ulus, Cumhuriyet, Vatan gazetelerinde sürdürdüğü yazı yaşamında, her zaman başkalarının eserlerindeki güzellikleri arayıp bulmuş, o çirkin çekememezliğin çukuruna düşmemiştir.

Hakkımızda yazılmış, söylenmiş şeyleri de hoşgörür, hoş karşılar, yemekteki tuz gibi. Her zaman, güzelliğin yanında, güzelin imrendiricisi olmuşuzdur.

Bir ziyafete çağrılan Şem’î Dede bakmış, ortada sazlar susmuş, Veysel’in deyişiyle açlıktan ölürken millet, habire yemeğe saldırıyor. Kendisini buyur edenlere kızıp patlamış:

“Ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye.”

Yorum bırakın