“Umuda Yolculuk” umut olabilecek mi?

Yıllardır çağı atlayan Türkiye’den Batı’ya ekmek umudu için göç edenler var. Sınırdan seni geçirecek adamı bulabilmek için aracıya para vereceksin, umut!.. Sınır aşırtıcısını buldun, ona da varını-yoğunu vereceksin; yine umut!.. Adam, yedi çocuğunu köyünde bırakıp, karısı Zeynep’le yollara düşmüş… Oscar alan filmin kahramanı işte bu adam; Mehmet Enhas.

Nereden geliyor bu başarı? Konusundan mı? Hayır! Yönetmeninden mi? Hayır! Yapımcısından mı? Hayır!

Türk sanat çevresini ve milletimizi sevgi yağmuruna boğan bu başarı nereden geliyor? Bunların hepsini kullanıştaki insancıl-hümanist beceriden. Romanda böyledir bu! Şiirde böyledir, öyküde de böyledir. Eskiler, “Sanat hirfettir” demişler. Yani değiştirip, bozup, aslındaki öz ve ruha yakıştırma. Kime yakıştıracaksın? Tüm insanlara. Âkif’in Çanakkale’sini Patagonyalının diline çevirseniz de güçlülüğü tıpkısına ışık. Nazım Hikmet’in hapishaneden karısına yazdıkları da böyle. Orhan Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum”unu, İstanbul’u görmemişlerin diline çevirin; değer kaybetmez. Çünkü o, artık büyük kentte yoksulluğu, kara sevdası, yalnızlığı açıklamadan anlatılmış, süzme hüznü ile bütün insanlığın malı. Bir kez daha söyleyelim: “Sanatçı, tahtadan bal çıkarmasını bilendir.”

NEDEN ÖYLEYSE?

Oscar kazanan filmi izlemedim. Ama senaristinin adını bizim ünlü senaristlerimiz arasında hiç duydunuz mu? Sihirli değneğin ucu senaryoda. Üç dayanak noktası var bu değneğin. Öteki ucundan da yönetici yapışmış. Orta yerinden yapımcı. Bu değnek kırılır mı? Hele onun üstünde büyücü oyuncular da yerini aldıktan sonra…

ŞAK ŞAK ŞAK

Övünüyoruz elbet; alkış tutuyoruz Oscar kazanan esere. Ama dikkatimizi çeken şeyi neden görmezlikten gelelim. Eserin yapımcısı yabancı. Yöneticisi bizden değil. Oyuncuları, Yeşilçam’ın tanıdık tiplerinden hiç değil. Bize yabancı bir yapımcı, gazeteden öyküyü okur okumaz cinleniyor. Hemen Türk senaristini buluyor. İşte, büyük övgü nedenimizin ilki, senaristin Türk oluşu. Yapımcı; çaresiz, umutsuz ve perişan göçlerle karşılaşılan İsviçre’de, bunlardan biriyle insancıl bir sonucu tasarlıyor. Aslında bu göç faciaları Türkiye ve dünyada olağanlaştı. Ama yabancı yapımcı, insanlığın ortak duygularını dile getiren tılsımlı bir dünyayı, alışılmış, güncel felaketlerin birinden nasıl fışkırtabilir?

Kendisine gönlümün bütün sevgisini uçurduğum Feride Çiçekoğlu senaryosuna delici ve beyniyle eğilmiştir de ondan. Yaşar Kemal’in İnce Memet adlı romanının birinci cildi gibi, Feride Çiçekoğlu’nun senaryosundan da yetmiş iki milletin kendi dillerinde seyrettikleri zaman titreşecekleri bir yapımı ortaya çıkarmıştır.

HEM SEVİNELİM HEM DÜŞÜNELİM

Bir de bizim sinemalarımızda oynayan, televizyonlarımızda haftanın hemen her gününde ekrana sürülen, bunlar için milyonlar dağıtıldığı gazetelerimize yansıyan yapımları düşünün? Bunları gördükçe “Aman Allahım” dememizdeki sebep ne? Senaryo hafifliği, yönetim ve yapım dökülüşü…

Ellerinizi vicdanlarınıza koyarak söyleyebilir misiniz? Yerli filmlerimizin sonunu daha baş taraflarından ya da ortalarından farketmiyor musunuz? Çoğu kez trüksüz tiyatro diyaloğunda imişiz gibi laf ebeliği içinde bunalmıyor musunuz? TRT, ses yarışması açar. Ülkemizi her defasında Batı kapılarından tersyüzü döndüren hafif Batı müziği yarışması açar da, bir senaryo yarışması neden açmaz? TRT, neden eli altında stüdyoları varken, başta Mustafa Yolaşan, Metin Erksan, Erşan Başbuğ, Ertürk Yöndem gibi daha adlarını anımsayamadığım pek çok yöneticileri dururken, dışarıda vurgun vurmak üzere siyaset kapılarını aşındıranlara haftada sürekli milyonlar dağıtmakla işin büsbütün sarpa sarmasına ve geri planda sayıklamamıza neden oluyor. Senaryo, bir teknik ve deneyim işidir. Yapım da öyle. Ancak, bunların gerçek uzmanlarını bulup çıkarmadıkça, filmciliğimizin devlet kapılarını aşındırmaları sürüp gider.

SANATI KORUYORUZ

Sanat, bir varlık ışığı gösterebildikçe korunur. Çoğu 30 yıl öncesinin filmlerinden 30 kez daha aşağılarda dolanan yerli filmcilerimizin yanında, tiyatro yapımcıları, yöneticileri ve sanatçıları yardım diye, hiç de bu durumlara düşmüyor. Sinemacılığımızın, ayaklarını germiş inatçı keçi gibi 30 yıl öncesinin gerisinde direnip durması üzücü değil mi? Biraz da bunları düşünelim. Ve başımızı Alp Dağları’na kadar yücelten Oscar’lı filmimizle birlikte dikkate alalım. Söz gelimi televizyonda bir Hodri Meydan programı var. Bu kimin eseri? Bütün Türk milleti biliyor ki Uğur Dündar’ın. Filmci, gazeteci ve TRT’cilikteki atılımları ve buluşları ile böyle bir programın rahatça yapımcısı da olma hakkını taşıyan Uğur Dündar’ın. Ne var ki, bu ve buna benzer yapımlar dışarıda pişiriliyor, asıl kaymağı dışarıya aktarılıyor.

UMUDA YOLCULUK

Adından başlıyor ilginçliği… Yerli filmcilerimiz buna benzer konularda bugüne dek bir şey çıkaramadılar. Uyuşturucu, kaçakçı babalarının ve gazino patronlarının hiç değişmeyen maceraları değil mi Kerim Aydın televizyonunu dolduran.

Ağlaşıyor filmcilik adına bayrak açanlar; “Yirmi-otuz kişi ile perde açıyoruz”, sonra da devlet kapılarından milli sinemamız adına yardım koparma girişimleri… Bu kapılardan uzanan yardımlar, Yeşilçam’ın desteksizlikten kan ağlayan, eski, yani büyük oyuncularına, siyasete sanatı feda etmeyenlere uzanık olmalıdır.

Gönlüm “Umuda Yolculuk”taki mutluluğumuzu, Türk filmciliğini umutsuzlaştırmış olanların sömürüsü ile birlikte değerlendirelim istiyor.

Yorum bırakın