Başlığı böyle koymak zorundayım. Geçen hafta başlayıp sirayeti bu hafta sonlarına kadar süren modern tuvaletler konusunda birkaç söz de ben edeyim istedim.
Büyük otellerde, süper tuvaletler ihaleye çıkarılmış. Gıcır gıcır fotoğrafları basınımızda yayıldı, televizyonlarda yansıdı. “A Şardağ, Türkiye’nin tuvaletlerinden daha başka konusu yok muydu ki, hiç de temiz olmayan, hatta gülünç diyebileceğimiz bir konuya girip çıktın mı” diyecek, gülünç mü bulacaksınız? Siyasette arı, duru, güzel görünümlü, gıcır gıcır, hatta hiç de komik olmayan görünümler gösterin bana!
“Otel ayısı” hayır hayır, “Otel aslanı”, “Fino köpekleri”, siyaset edebiyatımıza yerleşmedi mi?
Körfez ve Kürt konusu, kaç kez renk ve dil değiştirdi? En ağırbaşlı sandıklarımızın kalemlerinden, şimdi “Özal saldırganlığı”, az sonra da “Özal övgüsü” peş peşe dökülmüyor mu?
Artık iç ve dış politikamızda ciddi ciddi düşünür olmaktan uzaklaşıyoruz. Kıkır kıkır gülünecek olayların peşinden akar gider olduk. Tabii diyeceksiniz ki “Pek arı duru da değil, şu tuvalet konusu.”
BİZ ÖĞRETTİK
Bugün tuvaletlerimizin eski pisliğini görenler, “Şükür, en sonunda kafalar uyandı. Batı’dan örnek alıp pırıl Pırıllarını kumaya başladık” diye dursunlar. Tarihin koridorlarında kısa bir gezinti, bu görüşün tersini çıkarır karşınıza. Osmanlı Türk orduları Batı’ya ilerlediklerinde oralara temizlik duygusu da yerleşti. Bizim arınmış ve akpak oluşumuzun Orta Asya’daki başlangıcı, belgelerle kanıtlanmıştır. İslâm’ı kabul eden Arap kardeşlerimizin hâlâ lüks otellerin yatak odalarında yemek yediklerine bakmayın siz. Onların içinden çıkan güzelim Peygamberimizin, Allah’tan alarak ilan ettiği İslâm dini, hem iç, hem dış arınmışlığa dayanır. Türkler, Asya’dan, sosyal bir nitelik olarak getirdikleri temizliği, İslam’ın ruhu ile de birleştirerek dünyanın dört bir yanına taşıdılar. Batı’ya “tahâret” alma, hatta tuvalet yeri kurma göreneği de bizden gitmiştir.
…T DA ÜSTÜNE TÜY DİKTİ
Duymuşsunuzdur bu deyimi. Fransa krallarının ünlü Versaille saraylarından yayılmıştır. Tuvalet yok. Sarayın belli ve tenha bir bölümü, büyük abdest için ayrılmış. Bu amaçla görevlendirilmiş olan personel, gece en büyük görevini yerine getiriyor: Üzerlerine birer tüy dikiyor ve donmuş insan pisliklerini, ertesi gün arabalara doldurup uzak arsalara fırlatıyorlar.
SİZ ASIL İSME BAKIN
Dillerin çoğunda bu ihtiyacı giderecek ad bir türlü konulamamış. Şanına uygun bir ismi yok. Toilette’i bugün Batılı kadınlar ve bizim hanımlarımız en güzel kokular ve makyaj malzemesi anlamında da kullanıyorlar. Fransızlar işin içinden çıkmayınca bu kaka yerin adını, “numarasız” anlamına “sans numero” olarak kullanmışlar. Bizim sivri akıllılardan biri de bu sözcüğü, ilk üç harfi aynı olan cent nümero ile karıştırıp “yüznumara”ya çevirmiş. Ne ki milletçe, bizde bu yer için bir türlü ad bulamamışız. Ya da bulmak istememişiz. “Abdesthane” demişiz, uzun süre. Halbuki sözcük Farsçadır. Anlamı da el suyuevi’dir. Daha eski yıllarda, “kademhâne” diyorduk, “ayakevi” demektir. Bu da uymaz ki asıl anlamına!
NABİ’NİN AZİZLİĞİ
Bir kadı, tarih düşürtmeye meraklı. Eskiden Arap alfabesinin her harfi için bir sayı tasarlamıştı. Bir ülkenin, bir kalenin ele geçirilişi gibi önemli konularda yazılan şiirlerin son dizesindeki harflerin sayı toplamı, olayın tarihini ortaya çıkarırdı. Kadının biri de tarih düşürtmeye meraklı. Ünlü divan şairimiz Nabi’ye, beldenin bir önemli işi için tarih düşürtmüş. Bir gün yine onu yemeğe davet ettikten sonra, “Üstad” demiş. “Yeni bir kademhâne yaptırdım bir de onun için tarih düşürür müsünüz?” şairi, yeni yaptırdığı tuvaletin kapısına getirince öfkesizi gizleyen şair, intikamını şu dörtlükle almış:
Kadı yaptı kademhâne.
Gazayı def için tende.
Dedim tarihini Nabi!
…çam hayrına ben de.
Tebriz-Tahran trenindeyim. Bir konuşma yapmak için Tahran’a gidiyorum. Trende tuvalet gereksinimimi gidermek için kompartmanların üstündeki Farsça adları okuyorum. Bir tanesi dikkatimi çekti: “Müsterah.” sözcük, istirahat’ten geldiğine göre tren şefinin dinlenme odası diye düşünüp ilerledim. Tam bu sırada karşıma çıkan şefe “Tuvaletin Farsçasına ne diyorsunuz?” diye sordum. “Müsterah” demez mi? Arkasından da ekledi! “Beyefendi, dünyada oradan daha başka yerde istirahat edebiliyor muyuz?” Bununla da yetinse iyi, döndü; yüzüme biraz sitemle bakarak, “Siz Hafız’ı çevirmiş bir insansınız. Nasıl oluyor da bunu öğrenememişsiniz?” deyince yanıtladım. “Kusura bakmayın, ünlü şair Hafız’da öyle bir sözcüğe rastlamadım.”
MEMİŞHANE
Bilirsiniz, Türk köylüsünün cin olanlarının yanında, safcıl olanları da var. Ama hepsinin ortak niteliği doğuştan gelen terbiyeleridir ve ince zekâlarıdır.
Abdesthâne’yi fazla Osmanlıca bulmuşlar. “Halâ” yı da anlayamamışlar. Hem anlaşılır gibi değil ki. “Halâ” boşluk demek. Her türlü boşluğun adı Arapçada “halâ”dır. Cahillerin, basitlerin, edep dışı konuşmaya alışkın olanların dillerinden düşürmedikleri “kenef”ten de iğrenmişler. Zati bu da Arapçada “boşluk” demektir. Nitekim bizim zamanımızdaki biyoloji derslerinde, iki burun deliğinin adı “kenef”in çoğulu olan “eknâf” idi. Düşünmüş, biraz da işe espri katmak için, memişhâne takmışlar o yerin adını.
Ciddiliği kalmayan siyaset konuları arasında, sizi birazcık dinlendirmek istedim; bağışlayınız.
