İstanbul Anakent Belediyesi bir şiir bayramı düzenlemiş. Geçen haftaki Cumhuriyet’te manşetlik resimler ve geniş haberlerle yansıtıldı. Öteki gazetelerin bir bölümü de katıldı bu güzel habere. “Güzel” dedim, yanlış anlaşılmasın, haberin ve girişimin kendi güzel, ama yönlendirici kurulun kimliği karanlıkta. Bu kurula, Batılı ozanlar da katıldığına göre oradan kimler geliyor? Türkiye dışından çağrılı şairlerin çoğunun ozanlıkları üzerinde net ve aydınlık bir bilgi ışığı yok. Bazılarının şiirlerinde, bir değer ve gerçek parıltının parıldadığını gözlemiştik. Ama çoğunun, şair damgasına hak kazanmışlıklarından kuşkudayız.
TÜRK OZANLARI İÇİNDE
Bizden katılacakların adlarına baktık: Yarıyı aşkın olanlarının şiirlerine tanığım. Cahit Külebi, Melih Cevdet başta, öteki ozanların büyük bir bölümü, şairlik rüştünü çoktan kanıtlamış kişiler. Bir bölümünün ise bazı güzel örneklerini izlemiştim. Ama yayınladıkları kitaplarda asıl şiire kendi kurdukları bir dünya içinde bütünüyle ulaşmış olduklarını pek sanmıyorum
ŞİİR NEDİR?
1943-44’lü yıllarda, Ulus gazetesinin haftalık edebiyat sayfasında, çağdaş şiir değerlendirmeleri yaparken Sayın Nadir Nadi Bey’in “Cumhuriyet’te, ayda dört sanat değerlendirmesi yapmamı isteyen mektubu” ile mutlanmıştım. Nadir Nadi Bey’e şükranlarımı sunan mektubumdan sonra ilk yazıların arasında, “Şiir Ne Değildir?”i kaleme aldığımı anımsıyorum.
Evet. Şiiri tanımlamak, olanaksız denecek kadar zor. Türk edebiyatının öteki kollarında değil de özellikle şiir dalında, siyasal partileşmeye benzer bir sınıflama görülüyor. Varlık dergisi çevresinde toplananlar başta gelmek üzere şu anda benim izleyebildiğim ona yakın şiir dergisinde, ayrımlı şair adları çevreleniyor. Dikkat edin bu dergilerin sağ eğilimlilerinde de, sol eğilimli ozan yok. Sol eğilimlilerinde de sağ eğilimli şaire rastlayamazsınız. Bu birinci ayırım. Renkleri birbirinin tıpkısı dergileri de gözleyelim: Sol eğilimli A dergisinde yazan şairi, aynı eğilimli B dergisinde göremiyorsunuz. Demek ki bizde ünlü şair olabilmek için aynı siyasal eğilimli dergilerde kümeleşmek de yetmiyor. Sol eğilimli dergilerin organlarına, onların destekçilerine göre sağ eğilimli dergilerde kümeleşmek de yetmiyor. Sol eğilimli dergilerin organlarına, onların destekçilerine göre sağ eğilimli dergilerde yazanlar şair değil. Çağrılılar listesine bakıyorum: Sözgelimi bir Nüzhet Erman yok. Ayhan Hünalp yok. Şinasi Özdenoğlu yok.
İstanbul Anakent Belediye Başkanlığı, sosyal demokrat eğilimde. İnanın, bu satırların sahibi de sosyal adalette en az onlar kadar duyarlıklı. Belediyenin sanat işlerini yöneten Hilmi Yavuz’ın gerçek şiir anlayışından da kuşkum yok. Neden öyleyse bu gürültüler? Melih Cevdet, “Bildirimi yollarım, ama gitmem” diyor. Türk şiirinin sevgili Cahit Külebi’si katılmayı reddediyor. Çağrı listesinde siyasal eğilim kadar, belki ondan daha çok dostluk, yarenlik etken olmuş gibi. Kırk beşini geçmiş şairlere de yasak çekmişler. Ne yapsınlar? Yaşlarını mı değiştirsinler? Hilmi Yavuz, bu işleri düzenlerken şiirin ne olup ne olmadığını iyi bilenlerden kaç kişinin düşüncelerine başvurmak üzere çağırmıştır?
SEYREK ÖRNEKLER
Yıllar yılı gediklisi oldukları dergilerin hemen her sayılarında şiirleri yayınlanan ozanlar, adları sık geçiyor diye şair sayılamazlar ki! İnsan, şiiri sevebilir, değerlendirebilir, ruhu güzeli seçebilme yeteneğiyle dolu olabilir. Ama yine de şiir yazamaz. Birkaç güzel örnek verse de şairlik denen ve insanı güzelliğin uzaylarına yücelten gizeme ulaşamaz. Sözgelimi İstanbul gazetelerinde, yıllarca resim sergilerinden eleştiriler yazdım. Çağdaş şiir üzerinde, başta Ulus ve Cumhuriyet gazeteleri olmak üzere Mehmet Kemal ve daha başkaları yakından bilir, şiir değerlendirmeleri yaptım. Ama kendim, resim ve şiirin kutsal kapısından içeri giremedim. Her demircilikten anlayan, örsün başına geçebilir. Ne ki her şiirden anlayan şiir yazamaz. Yazsa da yazdığı, şiir olamaz. İstanbul Belediyesi’nin bu güzel girişimi beklenen güzelliğe şu yüzden ulaşamadı: Adı geçenlerin pek çoğunun, bazı güzel şiirleri var, ama şair diyemem ki onlara. Hele bizde şiir, Batı’daki geleneklerden çok farklı. Orada roman ön planda. Bizde Orta Asya’dan ulana ulana, yüzyıllar boyu akıp gelmiş olan bir gelenek var: Şiire tutkunluk. Dört kafiyeyi tutturan, bir şiir kitabı yayınlıyor. İçinden kafiyeli doğmuş sözleri tersine çevirip her uyaksızlaştıran, o anlık kuruntusuna kapılıyor. Dergilerde sık sık adını duyurabilen, o sayfalara konuk olmasını becerebilenler şair sanısı içinde bir yol oyalanıp gidiyor.
Şiir, toplumcu ya da bireyci oldu diye şiir olmaz ki! Nazım Hikmet’in üzerinden, silindirini geçiren zaman, onun pek çok toplumsal örneklerini ezdi geçti. Bireyci hissini veren şiirlerine ise ölümsüzlük tadı getirdi.
Nice edebiyat profesörlerimiz var ki şiir yazamaz, ama şiir bayramının düzenleme komitesi içinde yer alabilirdi. Türk şiirinin divancılarını da, çağdaşları kadar iyi bilen bir Sami Karaören, bir Feyzi Halıcı, bir Oktay Akbal, Anakent Belediyesi’ni ışıklandırabilirdi.
Her şeyimizle zati bölünmüşüz. Dinde bölünmüş, dış politikada bölünmüş, ulusal konularda bölünmüşüz.
Şiir ki ilahi ısısı içine sağı da, solu da, ortayı da alıp kucaklar. Dağıtmaz, toplar. Bir ulusun malı olmaktan çıkar, ulusları, evren boyunca kucaklaştırır.
Onda olsun, bölük pörçük olmasaydık.
