Ruhçuluk-medyumluk üstüne

Hafta içinde bizim gazetenin birinci sayfasını dolduran Necla Çarpan Hanım açıklattırıyor bu konuyu. Atatürk’ün ruhundan aldığı mesajları sıralıyor.

Bizde medyumluk olarak adlanan, sonraları Fransızcadan bozulup halkımızın dilinde ispirtizmacılık diye yaygınlaşan bu konu, biraz çatallı. “Çarpan” Hanım’a dokunmadan önce İslâm açısından eğilelim soruna.

BİZ BİRER RUHUZ ELBET

Ezel bezminde, yani bedenler yaratılmadan önce Allah’ın, ruhlar evreninde cıbıl cıbıldık; bedensizdik. Aslımız ruhtan başka bir şey değildi ki!.. İnsanoğlu kral olsa, kişilerin başına padişah, cumhurbaşkanı kesilse yine de birer kul değil mi? Sonumuz, -eğer bulabilirsek- ak bir torba içinde bir çukura atılmaktan başka ne ki!..

KALAN NEDİR?

Kalan, ruhtur elbet. Kimin ruhu? “Evrende yaşayan insan kadar ruh var” görüşü, tartışmalıdır. Bizleri balçıktan ve o özlü sudan Yaratan, hepimize kendi ruhundan üflediğini, Kuran’da ısrarla buyurur. Son anda bu hakir bedeni bırakıp gidiveren kendi ruhumuz mu, Allah’ın, bizlere, geçici bir zaman için üflediği kutsal ruh mu? Yalnız İslâm bilginleri arasında değil, dünya metafizikçilerinde de işlenip durmuş, kesinliğe bağlanamamış olan bu konuda, rahmetli Ömer Rıza Doğrul, 1935’li yıllarda Cumhuriyet gazetesinde şöyle diyordu: “Her gece yeryüzüne inip çıkan cinler birer ruh değil mi? Ama ruhlarla görüşüp tanıştığını ileri sürenlerin sayıları da o kadar çoğaldı ki… Neredeyse ruhların sayısınca medyum sayısı oluştu. Bu tür iddialara önem vermeyin.”

ALLAH’LA KONUŞANLAR VAR

Büyük velilerin, Tanrı’nın sesini duydukları umulan, peygamberlere yakın saygınlığa erişmiş kişilerin bu dünyadaki varlığı, söz götürmez. Bunların son yıllarda türemiş olanlarından bazılarının dünya iktidarının sofrasından bir şeyler çöplenmek için gizledikleri asıl yüzlerinin gerisinde, ne çıkarlar yatıyor! Ama ne gerçek ne de sahte velilerin, medyumluk iddiaları görülmüş, duyulmuş değil.

DOKTOR BEDRİ RUHSELMAN

Evet, rahmetli doktorla İzmir- İstanbul vapurunda tanıştık. Bana, “İki ay sonra gideceğim. İzmir’de arkadaşlara veda ettim” demişti. İstanbul’dan İran’a gitmiş, iki ay sonra da İzmir’e dönmüştüm. Belediye başkan yardımcısıydım. Bando şefimiz Şahap Ruhselman, dayısının öldüğünü, hemen İstanbul’a gitmek için izin istediğini söyledi. Birden, rahmetli Bedri Bey’in, bana, “Gideceğim” dediği tarih geldi aklıma. Aynı güne rast geliyordu. Kendilerine veda ettiği İzmirli arkadaşları da şaşkınlık içinde bunu bana bildirdiler.

Ruhçuların bir bölümü, Fransızların “Intuitioniste” dediği büyük sezgi adamları. Bunları, ruhçularla karıştırmamak gerekir. Atatürk de kolu kanadı kırılmış olan bu memleketin kurtulacağını, umutların tükendiği günlerde sezebilmiş, padişahın verdiği bütün yüksek görev ve nişanları silkip atmış, Türkiye’mizi, o büyük sezgisiyle bize armağan etmişti.

NECLA HANIM

Necla Hanım’ın, “yeni Mesnevi”sini bir kolejin son sınıfında hocayken okudum. Ona göre yüce Mevlânâ, bu medyuma “yeni Mesnevi”sini yazdırmış. Okudum. Afedersiniz ama baba ve dede soyumla birlikte Mevlânâ ile içli dışlı olmuşum. Hakkında kitap yazmışım. Yüze yakın konuşma yapmışım. Farsça aslı ile birlikte Veled Çelebi İzbudak’ın büyük emekler harcayarak dilimize aktardığı ve Milli Eğitim Bakanlığımızca yayınlanan Mesnevi’sini okumuşum.

Mevlânâ, o insandır ki Farsça yazdırdığı Mesnevi ile birlikte İranlıların edebiyatında yeni bir dönem başlatır. Sayın Çapan kızımız, yeni Mesnevisini, o zamanki hükümetimizin buyruklarıyla okullara, kitaplıklara ve Türkiye’nin her köşesine yaydı, sattı. Sanırım, Ankara’da bir de matbaa sahibi oldu.

Mevlânâ’nın dilini, üslubunu tanıyanlar bu kitapta, Mevlânâ’yı değil, az çok yazı yeteneği bulunan Necla Çarpan’ı buldular. Yeni Mesnevi’de büyük Hünkâr’ın ruhu ağlıyor ve kanıyordu. Hem, güzelim Türkçesi elimizde bulunan Mesnevi’den sonra, Celâleddin Rumi, ne diye Yeni Mesnevi’yi yazdırma gereğini duysun.

Medyumluğa inanmıyor muyum? Rahmetli şairlerimizden Enis Behiç Koryürek de son yıllarında, medyumluk içersine girdi. Başka bir ruh yaşıyordu onda, şiirler yazdırıyordu kendisine. Canlı, hareketli ve neşeli bir insan olan dostumu, Ankara caddelerinde yüz yüze geldiğimiz halde kimseyi tanımaz bir halde buldum. Karanlık bir dünyanın içindeymiş gibi yürüyor, yeni ruhla ve aruzla şiirler yazıyordu.

İstanbul’un, benim bildiğim en az yüz yerinde ruhlar çağrılıyor. Medyumluk ve ruhlarla değintiyi yalanlayamıyorum, ama Çarpan’ın “Yeni Mesnevi”si, dikkate çarpan bir nitelik taşımıyor ki?

Görmedim, bilemiyorum, yüce Atatürk’ün ruhu, kendisine, Madanoğlu’yu jurnallamaktan başka bir şeyler söylemiş mi? Benim bildiğim, Atatürk’ün ruhu bugün bir şeyler söylemek istese, ülke yerinden oynar. 

Yorum bırakın