
Sayın Avni Akyol, Milli Eğitim Bakanlığı’na geldiği günden beri imam hatip okulları ve Kuran kursları konusu bir ısıtılıyor, bir rafa kaldırılıyor. Bir iki gazete dışında hemen, bütün basın, kendisine alkış tutuyor ve konuyu Türk Milli Eğitim Kanunu’nun 56. Maddesine dayandırarak her türlü eğitimin Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetiminde sürdürülesi görüşünü haklı olarak savunuyor. Muhalif yönde birkaç gazetenin Akyol’un üzerine çullanmasının gerekçesi ise din. Orucunda ve Tanrı’ya kulluğunda sağlamdır o. Otuz senedir yakınında olduğumuz dost Akyol, bu küflü kafalara göre dinsiz ve de milli eğitimi bu doğrultuya sürüklemek istiyor. Sanki İslâm, olumlu bilimlere kapalı karanlıklarda kalmayı emreden bir dinmiş gibi. Biz, bir kez daha giriyoruz konuya. İslâm dininden güç alarak tabii. Ama daha önce yasalara da göz gezdirelim:
Anayasamızın 24. Maddesinin son fıkrası, kim ki devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasi ve kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacı ile her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar eder, kötüye kullanırsa laikliği, yani Avni Akyol’u savunur.
YUSUF ÖZAL’IN GİRİŞİMİ
Sayın birader Özal’ın, başkanı olduğu bütçe komisyonu Kuran kurslarını bitirenlerin, İlkokul mezunu sayılacak duruma getirilmesini, Milli Eğitim Bakanı’nın bulunmadığı günlerde ele alır. Yasayı Diyanet İşleri Başkanlığı hazırlamış, bakanın bulunup bulunmadığı günler için iz sürülerek onsuz bir karara varılmış, basına yansıyan haberlerden öğrendiğimize göre Sayın Akyol, grupta kendi sınırını bilen ve bilmeyenlerin de dikkatlerini, yasalara, laikliğe, Atatürk’e ve Allah’ın, bizlerden her türlü olumlu bilimleri isteyişine çekiyor. Ve anımsatıyor: Milli Eğitim Kanunu’nun 17. Maddesini (milli eğitim amaçlarının yalnız resmi ve özel eğitim kurumlarında değil, aynı zamanda evde, çevrede, işyerlerinde ve her yerde, her fırsatta Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetimine tabi olarak gerçekleştirileceğini) Allah’a bağlı, yasalara da saygılı olan Akyol, bir yerde kınından sıyrılmış kılıç gibi vuruyor: “Her şeyi parmakla, her işi ve işlevi parmak kaldırarak götürebilirsiniz. Kanun da çıkarabilirsiniz. Ancak kanunlaştırmış olmak, meşrulaştırmış olmak değildir.”
31 ANAP’lı imzalamış, bu paldır küldüre getirilmek istenen yasayı. Bakanın direnişiyle imzalar geri alınıyor. Dört eğilimi birleştirdiğini söyleyen bir parti de kendini tek eğilime mahkûm olmaktan kurtarıyor.
ŞARDAĞ DİYOR Kİ
Cumhurbaşkanı’ndan, Başbakan’dan habersiz olarak Kuran kurslarını bitirenler, ilkokulu bitirmiş sayılsınlar tasarısına imza atanların dini inançlarına saygımız var, ama dinin, olumlu bilimler olduğunu hâlâ kavramamışlara esef duyuyoruz. Gerçi lafı gediğine oturtan Bakan “Bir işte şeytanilik varsa rahmanilik yoktur” diyerek bazılarının bam tellerine şiddetle vurmuştur. Bütün uygar dünya gibi, ilkokulları sekiz yıla çıkarmaya başladığımız günlerde, bu Kuran kurslarında, üç yıl okuyup yalnız Kuran bilgisi ile cihazlananları, öteki olumlu bilimlerden uzak tutarak ilkokul mezunu saymak… Bu görüş, Anayasa ve Milli Eğitim Yasası ile çelişmeden önce Allah’ın bizden olumlu bilim isteyen buyruklarına aykırıdır.
BEŞ YÜZ YILLIK UYGARLIK GÜNEŞİ
Türk, Arap, İran ve Hint Müslümanlarının 9. Yüzyıldan 13. Yüzyıla kadar sürdürdükleri bir olumlu bilim yarışı var. Batı’da insanlar yabansı, uygarlıktan yoksun yaşarken Müslümanlar, her türlü bilim dalında en büyük eserleri ortaya attılar. Elkindi, Farabi, Gazali, İbn-i Sina, Elbiruni’lerin verdikleri dersler, Batı’nın gözünü açmıştır. Üniversite sınavları için büyük kentlerin on beş ayrı merkezinde sınav köşeleri kurulur. Dünyanın uyuşuk gözlerini İslâm, olumlu bilim ve buluşlarıyla açar. Prof. Arbri, Mısır’daki Nasıri Hastanesi için şöyle diyor: “Müslümanların bu hastanede yaktığı uygarlık ışıklarını, Batılılar, düşmanlık ve kin yüzünden beş yüzyıl göremediler.” Med ve cezir olaylarını Ebu Müş’ir Belhi on ikinci yüzyılda ortaya attı. Fizik bilimini Avrupa, Ebu Hayyan ve Hisen’e borçlu. İngiliz Roger Baycon ne diyor: “Eğer bu iki İslam fizikçisi olmasaydı Batı ‘da bilim var olmazdı.” Elbiruni, büyük kimyacı Hisem, yüzyıllarca Batı’da okundu. İslâm’ın bulduğu cebir “Eljebe” adıyla onlara geçti.
Markopolo’dan beş yüzyıl önce okyanusları aşan Müslümanlar. Râzi’nin, Kitap el Mansur’u, İbn-i Sina’nın Kanun’u, İsa oğlu Ali’nin Tezkiret-ül Kehhâlin’i, Batı’nın yıllar yılı ders kitabıdır. Galile ve Kepler’den yüzyıllarca önce dünyanın dönüşünü Ebu Said Seczi buldu. Nasireddin Tusi’nin Beyt-ül Hikme’si ilk meteoroloji evi. Fatih Camii yanındaki sekiz büyük üniversitede ders verenlerin çoğu önce imam. Bugün hâlâ Batı’da, matematik felsefesi okutulan Ömer Hayyam imam.
İLİMSİZ DİN OLMAZ
Bunu, din hocalarımız, İslâm dininin savunucusu olan yazarlarımız da söyleyip duruyor, ama küçücük yavruların Kuran ezberlerken O’nun emrettiği olumlu bilimlerden nasipsizlik içinde yetişmelerine karşı neden gözleri kapalı. Bugün imamlarımıza, vaizlerimize din adına konuşup fetva verenlere, bir zamanlar olumlu bilimleri sunduğumuz Batı kapılarından, bilim dilenciliğine çıkmış olmamız üzüntü vermiyor mu? Beş on gözbebeğimiz, ilahiyatçı hocalarımız dışında, Kuran’ın istediği ilimlerle de cihazlanmış kaç övüneceğimiz insan var? Sayın Akyol, sanıyorum ki İslâm’a rağmen içine düşülen bu ilimsizlikten yana kıvranıyor. Ne ki onun çırpınışlarının gerektiği gibi anlaşılacağını pek sanmıyorum. Bari İmam-ı Gazali’nin sözüne saygı duyalım:
“Allah’a ilimsiz gitmeyelim.”
Şardağ, R. (1991, Mayıs 12). Yine Akyol. Milliyet, s. 15.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

