
Dün ANAP’ın genel başkanlık seçimi vardı. Türkiye’ye çağ atlatılacağı umutlarıyla yola çıkan, iki büyük seçim ve bir ara seçim dönemleri içinde bu umutları yaşatabilmeyi sürdüren ANAP, nasıl oldu da bu hale düştü? Genel kurullarında, ya Akbulut ya Mesut Yılmaz ya da on dakikalık ve şaşırtmaçlık bir ad mı çıkabilecek? Kim çıkarsa çıksın, bu talihsiz partiyi, düştüğü yerden kaldıramazsa ne fark eder ki!
BİR ZAMANLAR
Siyaset yaşamına girmeden önce, özel işyerlerini ve bazı kuruluşları, belki de bir şanssızlık eseri inişe geçirmiş olan Sayın Özal, bir gün, siyasete soyundu. MSP saflarında sonuç alamayınca 12 Eylül’ün, partilerin kapılarına kilit vurduğu ve liderlerin ağızlarını diktiği bir ortamda rahat bir zemin buldu. Çeşitli partiler içinde, aklı başında, girişimci, çalışkan ve üretken insanlardan oluşmuş bir yeni parti kurdu ve iktidara geçti.
HALK NEDEN TUTTU
Sayın Özal, televizyonda ve hükümet programında, “Enflasyonu aşağıya indirip hayatı ucuzlatacağım”, “Yoklukları yok edeceğim” dedi. Döviz arttırmayı müjdeledi. Dış ve iç satımı kamçılayacaktı. “Türkiye’ye liberal ekonominin getirdiği rahatlıkla iş hayatı gelişecek, yoksulluk kalkarken zenginlik çoğalacak, ortadirek güçlenecek” dedi. Bu söylediklerinin ikisi dışında, hemen hepsini kendi uğraşları ve arkadaşlarının gücüyle yerine getirdi. Ne ki hayatı ucuzlatmak şöyle dursun, ortadireği yıkıp geçti. Memur, emekli, dul, yetim, işçi, işsiz, ırgat, hatta küçük üretici ilk ara seçimler zamanında yıkılmaya başladı.
HALKIMIZ SABIRLIDIR
Türk halkının bir niteliği de aydınlar gibi çabucak karar verici olmaması ve sabırlılığıdır. Eğer ANAP, bizi bugünkü yürekler acısı duruma getirmişse bunda, Özal kadar, ona son yerel seçimler yapılıncaya dek oy vermekte direnen halkımızın kusuru var. Halk, iktidar partisinin liderine umut vermekle iyi niyet mesajı vermiş, ama ANAP’ın tutumu onu hayal kırıklığına uğratmıştır. Tabii, bağlanışta, ana muhalefet partisinin, yıllardır tükenip bitmeyen yapılanma trajedisinin de rolü büyük oldu.
ŞOFÖRÜ DİNLEYİN
ANAP’ı yeniden iktidara getiren ikinci büyük seçime gireceğimiz, günlerdeyiz. Bir taksi şoförü bana, “Hocam” diyor, “İnan ki çocuklarımın karnını doyuramıyorum. Onların ilk ve ortaöğretimindeki harcamalarını karşılayayım diye çırpınırken kızımın istediği beyazpeyniri bir haftadır alamadım. Utanıyorum.”
Soruyorum:
“Peki, ANAP, hükümet programında vaat ettiklerini yerine getiremedi. Bir ay sonra üçüncü seçim var. Ne yapacaksınız?”
–“Vallahi hocam, düşünüyorum da birçok şeyler yaptı. Belki bundan sonra bizlere de el atar.”
Bu sabırlı, saygınlıklı halka yıllardır çektirilen işkenceler reva mı? Bugün devletin en yüksek katına çıkmış olan Sayın Özal’ın kendisi, “Kriz var” diyor. Kim getirdi bu krizi, ben mi efendim?
Her zaman koruduğu iş erbabı, artık iyice karşı çıkıp dikleşince başbakandan bir yanıt: “Bazı horozlar ötüyor.”
Sayın Mengi’nin dediği gibi “Horozlar ötecek ki uykuda olanlar uyanacak.”
Mezarlar kazılarak iki altın diş için ölülerin kafaları kesiliyor. “Bir simit al” diye direnen ve yalvaran oğlunu boğan baba feryat ediyor. Kimsesi, aç bir kadın ağlayarak geneleve girmek için dilekçe veriyor. Elli yılda kolay kolay düzelemeyecek bir ahlak çöküntüsü… Sonra israf, Allah’ın lanetlediği israf, bütün durdurulamazlığı ile gemi azıya almış gidiyor.
SORUYORUM
Seçilen her iki ya da üçüncü şaşırtıcı aday, hadi daha önce dut yemiş bülbül gibi sustular. Genel kurulda yiğitçe dikleşebilecekler mi? “Atatürkçülüğü dinsizlik sanan yobazlarla, Allah’ın bu en yüce dinini yobazlık sanan inançsızlara göz açtırmayacağız” çıkışını yapabilecekler mi? “Bugüne kadar devleti soyanlar kimlerse, yakalarına yapışacağız. Adaleti küçülten ve yargıç teminatını kaldıran yasaların yerine, yenilerini çıkaracağız. Önce Sayın Özal’ı inandırmaya çalışarak israfı durdurmaya en tepeden başlayacağız” görüşü yürürlüğe koyabilecekler mi? “Allah, zenginleri daha çok sever” diyen ve belki de bunu bilmeden söyleyen Özal’a, şu soruyu yöneltebilecekler mi: “Ulu Allah, neden öyleyse üç peygamberini, zenginler arasından değil de yoksullardan seçti? Hazreti İsa, Nâsıra’lı bir marangoz çırağı, Hazreti Musa, dallardan yaprak düşürerek hayvanlara yediren çoban, Hazreti Muhammed de Hazreti Hatice’nin davarlarını güden yoksul bir çobandı.” Bu adaylar, genel kurul konuşmalarında, şu atılımda bulunabilecekler mi. “Ey yoksul halkımız! Hırsızlığın musluklarını kapatacağız. Fonlara dizgin vurup kendi doğrultularına yönlendireceğiz. Hem namuslu zengine, hem de bordro mahkûmlarına soluk aldıracağız. Bunda geciktiğimiz için özür dileriz.”
Kuşku yok, Meclis kararıyla hukuki olarak seçilen Cumhurbaşkanı’na saygılı olacaklarını, ama asla boynu bağlı köle olmayacaklarını, horlayıcı değil, uyandırıcı bir dille ileri sürebilecekler mi?
Hem efendim, sorun ANAP’ı kazanmak değil, milleti kazanmak! Görelim bakalım, bugüne kadar, delegelerle Ali Cengiz oyununa girişen adaylar içinden, genel kurulda olsun, böyle babayiğit birisi çıkabilecek mi? Ve içinde bulunduğumuz Yunus yılında, sevgi yılındayken, yüce şairin şu dizelerini anımsayabilecekler mi;
“Bir şaha kul olmak gerek;
Hergiz(*) mâzûl olmaz ola
Bir eşik yadsınmak(**) gerek;
Kimse elden almaz ola.”
(*) Hergiz: Asla. Mâzûl: Azledilme, indirilme.
(**) Yasdınmak: Dayanmak.
Şardağ, R. (1991, Haziran 16). Ne Fark Eder Ki. Milliyet, s. 15.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

