
Günlük siyasetin, çirkin kavgaların içine girmekten hep çekindim. Çekindim değil, tiksindim de. Bu yüzdendir ki, girdiğim partiden bile kısa bir süre sonra bağımsızlığı seçerek koptum. Meclis dönemimi böyle geçirdim. Bir şey, beni hep üzmüştür: Sayın Semra Özal’ın başlangıçtan beri, bu günlük politikanın içinde, ülkenin sorunlarını kendi kendine itişi… Bunda, Sayın Özal’ın baskısı olduğuna da pek inanamıyorum. Yedi yıl önce Bodrum’un ANAP’lı Belediye Başkanı, beni bir konsere davet etmişti. Elimde numaralı ve protokol kayıtlı davetiyelerim vardı. Küçük Efe’nin bu yeri, ablası ve eski eniştesi için kapatmada ısrar etmesi karşısında elini iterek oturmuş ve basınımızda ertesi günü resimli abartmalı yazılar çıkmıştı:
“Rüştü Şardağ dedi ki: Sen git de baban gelsin.” Halbuki aldığımız 70 yıl öncesinin terbiyesi, böyle konuşmaya elverişli değildi.
ÖZAL’LA BAŞ BAŞA
O günlerde Sayın Özal’ın arzusu ile Başbakanlık’ta, baş başa bir konuşma yapmıştık. Ülke sorunlarından önce ben, basındaki haberlerin yanlış olduğunu, kendisini karıştıran tek bir sözcük kullanmadığımı belirtince Özal, “Biliyorum hocam” dedi. “Bodrum Belediye Başkanı da zaten “Şardağ’a karşı çok mahcup olduk” demişti. Özür dilerim. Ne yapayım, çocuklarıma gereği kadar söz geçiremiyorum. Bakın, benim Ahmet adlı bir oğlum daha var, ama hiç kimse varlığından haberdar değil. Çünki üstüne ait olmayan hiçbir şeye karışmaz. “Ve üstüne basa basa eklemişti: “Evet, gereği gibi sözümü dinletemiyorum.”
Bu konuşmayı, tıpkısı içtenlikle yanıtladım: “Üzülmeyin, Sayın Özal, zamanımızda, hangi baba, çocuklarına gereği kadar hükmünü geçirebiliyor ki!..”
YA ŞİMDİ?
O zaman Başbakan’dı; Şimdi Cumhurbaşkanı. Oğlu Ahmet de yurda gelerek atamalar yaptırdı. Başta Hasan Celal Güzel olmak üzere bakan indirtti. Son genel kongrede annesi, kız kardeşiyle bakan yuhaladı. Sayın Özal’ın pek çok babada görüldüğü üzere ailesine olan sevgi ve zaafı ağır basıyor. Bu nedenle, anlayışın Özal’dan değil, aileden gelmesi zorunlu, ama Semra Hanım’ı, bir kez daha yazmıştık. Başbakan ve şimdi de Cumhurbaşkanı eşini bile günlük politikanın çirkin oyunbazlıkları içinde görmek istemez. Milletçe yapımız budur. Gerçi İslâm’ın güzelim ahlak anlayışına göre bir kimsenin ayıbını görmenin de uzağında olmamız gerekiyor. Ancak bu ayıp, topluma zarar verici bir nitelik taşıyorsa sadece aile bireylerine karşı yumuşak, sevgi dolu bir insan olan Sayın Özal’ı sarsar. Onu, halkı ile karşı karşıya getirir. Makamına gölge düşürtür. Bu nedenle Semra Hanım, iki oğlu ve kızını günlük politikanın çirkinlikleri içine sokup, kocasının yalnızlığını sarsmamalıdır.
YARATTIĞI BİR İMAJ VAR MI?
“Ben Atatürkçüyüm”. Böyle diyor, Semra Hanım. Ne zaman, nerede bu konuda çıkışlar yaptı, uygulamaya geçti ki! Konya’da, Sayın Özal, Refah Partililerin oyunu ANAP’a çekmek için mi bilemem, damdan düşer gibi “Atatürk de fanidir, Allah değildir; onun da hataları var” dediğinde, Atatürkçü Semra Hanım’ın, bunu düzelten bir çıkışı oldu mu? Eşinin, İslâm’a inanmış, ama Atatürk’ten de kopmamış olan ANAP’lı muhafazakârlara karşı imiş pozunu takınmasında, onları, hem koyu Müslüman, hem de putperest göstermesinde bir içtenlik arayabilir misiniz? Son İstanbul kongresinde eşine, Harbiye Orduevi’nden komut verdireceği yerde, “Sen bu işe girme; Cumhurbaşkanlığı’na gölge düşmesin” diyemez miydi? Hâkim değiştire değiştire, dünkü Başbakan’ı yanına ala ala il başkanlığını ele geçirirken Sayın Özal’ın hiç de hoş olmayan “tarafgir” izlenimi vermesi önlenemez miydi? Açlar ordusunun homurdanmaya başladığı bir ülkede, ancak masallardaki perili köşkleri andıran bir yeri, oğlu için kiralatmayı durduramaz mıydı? Bunca parti genel başkanı eşlerinin çekindiği, hiç de güzel olmayan imajları, papatyalar konusunda verdikten sonra siyasetin günlük çirkinliklerinden uzaklaşamaz mıydı? Son ANAP kongresindeki gibi yumruk savurmalara, “yuh”lara karışmak, eşine de gölge düşürmüyor mu? Basında çıkan resimlerinde, bedensel yapısının altına kondurulmuş, güzelliğini övücü cümlelere, şiirin kendisini de utandırıcı “Semra ana” tekerlemelerine kanması gerekmez mi? Bugüne kadar hiç olmazsa “Hanedan” görüşünün karşısında olduğu sanısını, öteki sanılar gibi basında yaratmış olan bir Mesut Yılmaz’ı; kendisi, oğlu ve kızı ile birlikte kongrenin galibi yaptıkları havasını yaratarak Cumhurbaşkanlığı makamını biraz daha aşındırmaktan uzak duramaz mıydı?
“İyi ama Şardağ, belki Semra Özal, öteki parti liderlerinin eşlerindeki, siyasetten uzak durma görüntüsünü yıkmak istiyor…”
Ne ki bunun da bir inceliği, kibarlığı ve cumhurbaşkanı eşi olmaya yaraşırlığı olmalı?
Yeni hükümet, dost Ekrem Pakdemirli’nin sırtında, çoktan yıkılmış olan ortadireğe belki bir umut getirecek ve belki de ANAP, muhtemel ve türlü cilveler, gürültüler arasında erken seçime gidecek. ANAP kaybederse bunda, siyasi görünümünde fazla ihtiraslı, hırçın bir Semra Özal’ın ve çocuklarının rolü en başlarda gelecektir sanırım.
Bunu, mutlanarak değil, çok üzülerek düşünüyorum.
Şardağ, R. (1991, Haziran 23). Söz Geçiremeyiş mi, Danışıklı Dövüş mü?. Milliyet, s. 13.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

