Zeki Müren, Muazzez Abacı, Bülent Ersoy ve ekran

“Yeni hükümet kuruldu ve sen bu hükümette pek umutlu değildin. Bu önemli konuya dokunmadan bir TRT sorunu üzerinde duruyorsun” diyebilirsiniz. Biz bu konuyu, bir hafta daha beklentiye aldık. İnsaf terazisinden de geçirerek gelecek pazara, nasipse, görüşlerimizi bildiririz. Bu arada başta İzmir televizyonu olmak üzere, TRT yayınları gerçekten güzeldi. İki hafta önce üç ünlü solistimizle ilgili gürültülü çıkışlar ve demeçler izledik basında. TRT Müzik Dairesi Başkanlığı’nca bu üç sanatçımızın okuyacağı eserler incelendi, bazı bakımlardan denetimden geçemedi. Basında, halka mal olmuş olan bu sanatçılar hakkında alınan karar tepki yaratınca Genel Müdür Sayın Erdem, bir demeç patlattı:

“Onlar Türk milletinin denetiminden geçmişlerdir. Okudukları eserler denetilmiş sayılır.”

Bu konuların biraz içindeyiz ya, bazı noktaları aydınlatmada fayda görüyoruz.

ÖNCE ZEKİ MÜREN

Ben onun körpecik yaşında Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğrenim gördükten sonra İstanbul radyosunda verdiği konserleri anımsıyorum. Bizim alışageldiğimiz klasik üslubun tam içinde değilse de dışında da değildi. Yeni insancıl bir üslubu sunuyordu bizlere. Çok duyan, duyduğunun iki katını duyuran ve geleneksel musikimizle ters düşmeyen bir okuyuş!.. Ya o güzelim Türkçe! Bu büyük virtüözün teganni cihazları olan hançere, çene damak gırtlak ve dudağından dökülen melodiler, o güne kadar kimsede rastlayamadığımız güzelim İstanbul söyleşisinin derslerini de verir gibiydi. Müren, artık öndeydi. Yeni bir tavır içinde, gerektiğinde “Dede”lerin musikisi gibi çağdaş bestelerde de gönülleri yeni bir duygu dünyasına götürüverdi. Kendisini yüceltmek için çeşitli gazete ve dergilerde yazdığım yazıların sayısını bile anımsayamıyorum.

Müren, zamanla sahnelere çıktı. Halkla sevgi yumağı içinde sarıştı. Ne ki okuduğu eserlerin aşırı etkisinde kalması onu, yer yer, melodilerin batutalarını da, kendilerini de aşan bir abartmaya götürdü. Halk bunu da tuttu. Ama iş, radyoya ve televizyona dayanınca yıllar yılı, asla sadık kaldı. Müzik Dairesi, işte bu serbest çıkışlarda ve taşmalarda ilkelere uyulmadığını görünce uyardı. Haksız sayılmazdı elbet. Ama onu incitmeden, okuduğu gibi mikrofona çıkartmak” isteyen Kerim Aydın da haksız değildi. İşin çıkar yoluna işaret etmeden önce kendisinin, İstanbul Türkçesinin “rüya” yaptığı bir sözcüğü “rûya” olarak okumasını eleştiriyorum. Sözcüğün aslı Arapçadır ve okunuşu “Ro’yâ” dır. İstanbul Türkçesini bayrak yapmış olan Zeki Müren’in, ivedi olarak “rüya” ya dönmesini diliyorum.

ABACI’YA GELELİM

Kendi de bilir ki onu çok beğenirim. Vurguların üstüne, anlamlarındaki orana uyarak, hatta bu oranı da aşarak küheylana atlar gibi atlayan bu büyük sesi, televizyonda her dinleyişim mutlu eder beni. Okurken, hem etkileyen, hem de kendisi etkilenen bu tepelerde taht kurmuş ses, klasik üslubumuzla Abacı üslubunu birlikte, kıvamı zor bulunur bir lezzette eritmiştir.

Ne var ki denetimin takıldığı nokta, Kayahan’ın eserini, alaturka musiki parçası gibi okumasıdır. Halbuki, Kayahan, yediden yetmişe seslenen bu eserinde, Türkçeyi zorlayarak ona, pek alışık olmadığımız bir gizemlilik ve çarpıcılık getirmiş. Genç, orta, yaşlı ve bizim gibi yaşamın son yıllarına merdiven dayamışlar bile Abacı da, Kayahan’ı bulamayacaklar endişesi, Müzik Dairesi’ni düşündürmüş olmalı.

VE BÜLENT ERSOY

Bu gencin tarihsiz yıllarında çektiği üzüntüye ve sahne yasağına birkaç kez karşı çıktım. Henüz on dokuz yaşında notayı da içerik olmak üzere, klasik tavra tanış olmuş bir okuyuş içinde, Itri’lerin, Dede’lerin hakkını vererek okuyuşuna da hayran kalmıştım. Kadın kılığına girmiş erkeklerin, sahnelerde kol gezdiği dönemlerde o, içindeki kadınsı bunalıma son vermek için İngiltere’de zor bir operasyon geçirdi. Erkek olduğuna ilişkin bir rapor da aldı. Türkiye’de buna karşın hastane hastane dolaştırdılar. “Lütfen Bülent Ersoy’un apış arasından çekilin” diye yazdığım yazıların, yasağın kalkmasına etkisi olmuşsa mutlanırım. Müzik Dairesi’nin denetimine takılan, o bilgili, temiz okuyuşlu ve duyurma gücü üstün Bülent değildi ki? Televizyonda kendisini izledim. “Allahım!”, “Yârabbi” diye haykıran Bülent Ersoy, arabeski bile sollayıp gitmişti.

NASIL OLMALI Kİ?

Evet, nasıl olmalı ki izleyiciler, bu üç değerli sanatçıdan yoksun kalmasın. Muazzez Abacı’yı hemen ayırıyorum. Çünkü o, hiçbir zaman klasik tavır üstüne kedi oturttuğu görkemli ve edepli üslûbundan, zâti kopmaz. Söz konusu olan Kayahan’ın eserindeki dünyanın, bambaşka bir dünya oluşudur ve kulakların, buna, Kayahan’la alışmış bulunmasıdır.

TRT ekranları, bu üç büyük sanatçıya kapatılamaz. Genel Müdür, bunda haklıdır elbet. Ancak Türk Müziğinin ne olduğunu, hangi yolda, hangi tarzda okuyuşların Türk Sanat Müziği sayılacağını hakkıyla bilenler de var. Müzik Dairesi’nin başında, bu üç büyük sanatçıya gönlünde yer vermiş bir insanın var olduğuna da inanıyorum. Aslında , okuyuşları, denetime gerek koymayacak olan bu iki sesi tavırlarının dışına taşmalar bakımından uyarmakta sakınca görmem. “Biz bu eserleri, sahnelerde halkı coşturmak için sunduğumuz biçimde okuruz” diye ısrar ederlerse, bunu da redde gönlüm razı olmaz. Dairenin bazı uyarılarını dikkate almak istemezlerse öteki sanatçılar için başka, onlar için başka çift standart da uygulanamaz. Tutulacak yol, bu üç ünlünün, böylesine icra ettiklerini, “Türk Sanat Musikisi” sunuşu içinde değil de “eğlence müziği” ya da başka bir ad altında yayınlamaktır. Tersi olursa, TRT’nin, onlar kadar ün yapmamış, ama başlıbaşına bir değer olan öteki solistlerin bantlarında denetime gitmekte haklı olamaz.


Şardağ, R. (1991, Haziran 30). Zeki Müren, Muazzez Abacı, Bülent Ersoy ve Ekran?. Milliyet, s. 13. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın