Kudüm ve ney sesleri arasında kendilerini kaybetmiş olarak dönerler…
Divân-ı Kebîr, gerçekten bir aşkname ve feryatnamedir. Yüce Mevlânâ gazellerinde takma ad olarak Şems, Şemseddin’i kullandı. Her gazelinde, o sevgilinin adını bir kez daha yinelemiş oldu. Mevlânâ, Şems’le coşmuş, Salâhaddin’le durulmuş, Hüsamettin Çelebi ile en olgun, verimli dönemine girmişti. Hünkâr, aradığı vefayı bulmuştu onlarda…

Mevlânâlar diyoruz. Mevlânâ sözü, aslında “Büyüğümüz”, “Efendimiz” anlamlarında kullanılır. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin babası bir Mevlânâ’dır. Adı Horasan’ı sarmış, Konya’ya varıncaya kadar uğrak yaptıkları Erzincan, Larende’de derhal etkisini göstermiş ve onu Konya’ya, sevgi dolu mektuplarıyla çağıran Selçuklu hükümdarı Sultan Alâeddin’in gözünde de Mevlânâ kılmıştır.
Yol boyunca Mevlânâ Celâleddin evlenmiş, cocukları olmuş, babasının posta geçip Horasan’da olduğu gibi, yediden yetmişe Konyalının sevgisi içinde yüceldiğini görmüştür. İki yıl sonra da rahmete kavuşmuştur.
Mevlânâ babasının postunda…
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, babası yaşarken Konya’da derin hayranlık uyandırmış, Selçuklu sarayında itibar görmüş, halk tarafından sevilmişti. Babasının yerini rahatça doldurdu ve halk, va’zlarına koşmaya başladı. Kendisinden rahatsız olan, sadece bilgice kıt bazı vâizler, dar kafalı bazı imamlardı. Mevlânâ’nın babasına bağlı bütün müritler, onu hemen pîr olarak tanıdılar. Mevlânâ Celâleddin, kısa sürede Doğu ve Batı’nın pîri, en yücesi olarak tanındı.
Babasının ölümünden bir yıl sonra, bu haberden üzülen Seyyid Burhaneddin Muhakkik, Kayseri’den Konya’ya gelir. “Bilginler Sultanı”ndan anı olarak kalan sevgili Mevlânâ’ya, tam dokuz yıl sahip olduğu bütün bilgileri sunar. Tekrar Kayseri’ye döner ve orada ölüm haberi duyulur. Yüce Mevlânâ hemen Kayseri’ye gider, yaşamı boyunca onu unutmaz. Hemen bütün eserlerinde Mahakkik’i anar. Tirmizli büyük bilgin, Konya’dayken Mevlânâ’yı; Halep’e, Şam’a yollamış, Mevlânâ, oradaki büyük medreselerde, kendisine yeni ufuklar açan bilgileri edinerek Konya’ya dönmüştü.
Tebrizli Şems, Konya’da…
1244 yılı 21 Ekim’inde Konya’ya, Tebrizli Şemseddin Muhammed gelip ve Mevlânâ ile buluşmuştur. Mevlânâ, yolda rastgeldiği Şems’in Şam çarsısında “Ey, dünya ve mana âleminin Padişahı! Beni bul” diyen ve sonra da kalabalığa karışan kimse olduğunu o anda anlayamamıştır bile. Mevlânâ’yı, yol ortasında durduran Şems, haykırmıştı. “Hazreti Muhammed mi, Bistamlı Beyazıt mı büyük?” Sorusuna Mevlânâ’nın verdiği yanıt, Bistamlı Beyazıt’ı çok yücelten, neredeyse kıl payı Hazreti Muhammed’i, onun üstüne çıkaran bir yanıt olunca, Şems, “Allah” diye kendini yere atmıştı.(*)
Mevlânâ, Şems’le birlikte bugünkü türbesinin bulunduğu tekkesine gelir ve önce ailesinin, sonra da müritlerinin ve şeyhlerinin şaşkınlıkları içinde haykırıp inleyerek dönmeye, semâ yapmaya başlar. Şems döner, döner. Kudüm ve ney sesleri arasında kendilerini kaybetmiş olarak dönerler. Bu arada Mevlânâ, Şems’i evlatlığı ile de evlendirir.
Konya kaldıramaz…
Bu iki yaşlı insanın, birbirlerinde buldukları Tanrısal aşk ve sevda kaynağı içinde coşması, Mevlânâ’nın, tekkedeki derslerini yüzüstü bırakması, halkın sorularına yanıt vermeyi bir yana bırakması, müritlerin dedikodular yapıp Konya halkını da etkilemelerine neden olur. Durumu öğrenen Şems, bir gün aniden kaybolur. Şam’a gittiği haberi gelince Mevlânâ, hayırlı oğlu Sultan Veled’i, Şam’a göndererek onu yeniden Konya’ya getirtir.
Mevlânâ ve Şems mutludur ama, dedikoduların ardı kesilmez. Mevlânâ’nın, Şems’ten önce bildiği Orta Asya dilleri, Moğolca, Farsça, Arapça ve Rumca ile beynine doldurduğu bilim dünyası bir ateş beklemekte. Daha doğrusu yanmaya hazır olan bu gönül, bir kıvılcım özleminde idi. Onu Şems’te bulmuştu. Şems de, yıllar yılı aradığı asıl şeyhi, asıl bilgini, asıl Tanrı tutkunluğunu Mevlânâ’da bulmuştu. İkisi birden tutuştular. Ama işin aşk yanı, ne Mevlânâ tekkesinde, ne Konya’da anlaşılabildi. Bir gün Şems, zaif bir söylentiye göre Mevlânâ ile otururken, gece odasında tuvalete çıktığı bir sırada, Mevlânâ’nın şeytana uyan hayırsız oğlu Alâeddin’in de katıldığı bir grup ahlaksız insanın eliyle öldürüldü. Daha sonra da bir kuyuya atıldı. Bu haber, biraz işi örtmek için, biraz da halk hayalinin katkısı ile değişik söylentilere bulaşarak anlatıldı. Hatta masallaştı. Güya Şems, onlara öyle bir vurdu ki bu fesat ehlinin yedisi de bilinçsiz olarak yere yıkıldılar. Bunların akılları yerine gelince de birkaç damla kandan başka bir şey bulamadılar.
Şiir var, nâmeler var…
Evet, Şems gitti, ama ortaya yepyeni bir eser doğdu:
Dîvân-ı Kebîr, öteki adı Dîvân-ı Şems’ül-hakaayık olan şiirler. Şems’in bir daha dönemeyeceğini, aramaların hiçbir fayda vermediğini anlayan, belki başına gelen felaketi sezinleyen Mevlânâ’mız, onun ardından koskoca bir divan dolduran feryatlı gazellerini ağlayarak, çırpınarak, adeta ruhunun yangınları içinde yazdı.
Dîvân-ı Kebîr, gerçekten bir aşknâme ve feryatnâmedir. Yüce Mevlânâ gazellerinde takma ad olarak Şems, Şemseddin’i kullandı. Her gazelinde, o sevgilinin adını bir kez daha yinelemiş oldu.
Dîvân-ı Kebîr… Tam 2073 şiir ve 1791 rubaî… Ve bu şiirlerin düşünün ki hepsi gönülleri tutuşturan bir aşkın selleri halinde akıp gider.
Bir şiirinde şöyle seslenir:
“Adın fitneci, tuzağın şekerle dolu, kadehin, sevinç dolu
Ekmeğin tatlı mı tatlı, ölçülemez güzelliğin, biraz görününce bütün güzellerin güzellikleri bitti, yandı.”
Bir yerde kendinden geçmiştir:
“Bütün sarhoşların canlarına and olsun ki sarhoşum ben ey kurnaz
Sevgili, tut elimden. Canlarıyla oynayanların canlarına and olsun ki can kesildim ben.”
Bir başka şiirinde:
“Elimde her zaman Kur’ân vardı. Aşkla saza sarıldım. Tanrı’yı yücelten ağzında şiir var, rubaî var, nâmeler var.”
Mevlânâ’nın hayırlı oğlu Sultan Veled, İptidânâme (Başlangıç Mektubu) adlı eserinde Mevlânâ’nın Şems’le buluşmasını anlatırken şöyle konuşur. Bir yerde:
“Ansızın Şemseddin geldi, Mevlânâ’ya ulaştı. Mevlânâ’nın gölgesi onun ışığının parıltısında yok oldu. Aşk evreninin en uzaklarında defsiz, nâmesiz bir sestir erişti. Mevlânâ’nın gizleri gökleri aştı. Semş ona dedi ki: (İç evrenden ilerdesin sen. Ama ben, şunu iyi duy ki iç evreninin de içiyim. Gizleri getireyim. Nurların nuruyum ben.) Şems onu öyle şaşılacak bir evrene çağırdı ki o evreni ne Türk düşünce gördü, ne Arap.”
Her şeye alışılır…
Ölüm dahil, neye alışılmaz ki! Mevlânâ’da belki de eksik olan ısısı zor bulunabilecek ateşti ve de Şems o yüceler yücesinin kanatsız bir meleği olarak çıkagelmiş, görevini Mevlânâ ile bütünleşmiş olarak asli vatanına göçmüştü. Ne var ki Mevlânâ’nın ruhuna durgunluk, sükûn da gerekti. Fışkırmak üzere olan bu dehânın ölümsüz eserlerini vereceği bir ortam gerekiyordu.
Salâhaddin
İşte ilk umut… Konya’nın köylerinden gelip kente yerleşmiş ve kuyumculuk sanatında ilerlemiş olan Seyyid Burhaneddin’di bu. Mevlânâ’ya da hocalık yapmış olan Seyyid Burhaneddin Muhakkik’in müridi olan Salâhaddin onun halifeliğine kadar yükselmişti. Bir gün Mevlânâ’nın va’zında bulunmuş, bu olgunluk karşısında hemen büyük hünkâra bağlanıvermişti. O sıralarda Şems de henüz Konya’daydı. Şems, Makalât adlı eserinde, Salâhaddin’den de söz eder. Şems’in kaybından sonra Mevlânâ, Salâhaddin için “İşte şeyhiniz! Ona bağlanın.” demişti. Ayrıca Salâhaddin’in kızı Fatma hatunu, oğlu Sultan Veled’le de evlendirmişti.
Konya’da bir aralık Salâhaddin aleyhinde de bir sızlanma havası yaratıldı. “Neden Mevlânâ, bu bilgisi kıt adamı bize şeyh yaptı?” diye söylenilmeye başlandı. Kısa sürdü bu huzursuzluk. Salâhaddin olgunluğu ile bu şikâyetleri bastırdı. Yaşlıydı. Kuyumcu Salâhaddin de öldü. Ölmeden önce vasiyet etmişti: “Bana ağlamayın. Cenazemi def, kudüm eşliğinde sevinç içinde ellerinizi çırparak kaldırın. Mezarıma kadar beni böyle götürün.”
Mevlânâ, dostunun bu vasiyetini yerine getirdi. Besteler okunarak cenaze kıldırıldı. Konya halkı bu tür cenaze törenine alışık değillerdi. Şaşıp kaldılar, ama bir şey söylemediler.
Hüsameddin’le…
Salâhaddin’den sonra Hüsâmeddin! Mevlânâ’nın en olgun erişkinlik döneminde görülen bir ahî çocuğu idi. Ünlü soysopu hep ahî başkanlığını temsil etmiş, bu görev, son olarak Çelebi Hüsâmeddin’e devredilmiş bulunuyordu.
Mevlânâ, Şems’le coşmuş, Salâhaddin’le durulmuş, Hüsâmeddin Çelebi ile en olgun, verimli dönemine girmişti. Hünkâr, aradığı vefayı bulmuştu onlarda.
Nedendi bu bağlılıkları?
Olağan mizaçta yaratılan, sıradan bir insanın bile dosta, vefaya, gereksinimi yok mu?
Dost, her şey değil mi bir insan için? İnsan böylesine gerçek bir dost bulabilmişse, bazı kez anasına, eşine anlatamadığı sırlarını onlara anlatamaz mı?
Mevlânâ, Konya’da dost gereksinimindeydi. Bütün Konya onu seviyor, sayıyordu, ama o gerçek insanı, içine sindirebileceği gerçek dostu arıyordu. Manisa’da “Kitap Saray”da, 7233 sayı ile kayda geçmiş olan Menâkıb-e Sevâkıb’da Eflâkî şöyle yazar:
Hazret-i Mevlânâ buyurmuşlar: “Hayfaki elh-i Konya bizim şerefimizle müşerref olurlar. Ve semâ ve safamıza gelip suretâ zevk ve safa arz ederler.” Yani: Konya halkı bizden onur duyarlar. Semâ ve musiki mutluluğumuzu görür görünüşte zevk aldıklarını arz ederler. Sonra da arkamızdan bizi ayıplarlar.
Bu satırlarda Konya’yı küçültecek bir eksiklik olamaz. Çünkü bundan on yıl önce İzmir gibi büyük bir kentimizde, bana Mevlânâ’dan söz ederken bir din hocasının: “Efendim, Mevlânâ dediğiniz düdükçünün biri” deyivermişti.
Dinle musikiyi, bugün bile içine sindiremeyenler var. Bir de buna semâ yapmayı, Türklerin, Orta Asya’dan getirdikleri bu coşku dolu dönüşleri ekleyin. Mevlânâ’nın, derslerine gelmeyip bütün günlerini, Tanrı mesajcısı olarak karşısına çıkan Şems’le beraber geçirişini, direklere tutunup, “Allah Allah” diye dönüşlerini ekleyin ve bir şeyi daha dikkate alın:
Bütün tarikatlar Horasan, Bağdat yörelerinde kuruldu. Selçuk ve Osmanlı devletinin toprakları üzerinde en olgun, en bereketli güllerini açan tarikatların hiçbiri, Anadolu damgalı değildi. Tüm Türkeli gibi Konya da buna yavaş yavaş alıştı ve Mevlânâ’yı kısa sürede bağrına bastı. Mevlânâ’yı öylesine büyüttü, yüceltti ki hakkında masallaşmış mucize öyküleri yarattı ve Celâleddin’i yücelttikçe yüceltti.
(*): Beyazıt’ın asıl adı Tayfur bin İsa’dır. Horasan’ın hatta tüm velilerin ulularındandır. Kerametleriyle ünlüdür. Horasan’ın Bistam kentindendir.
Şardağ, R. (1990, Aralık 13). Bilge-İnsan ve Allah Tutkunu Mevlana (3). Milliyet, s. 13.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

