Mesnevî yazılıyor

 ARTIK ONUN TÜM BİRİKİMLERİNİ KONYA’DAN, İSLÂM DÜNYASINA VE BATI’YA VE DE EVRENE UZANDIRACAK, DÜNYAYI SARSACAK, DİNLERİ, SOYLARI VE GÖNÜLLERİ YENİDEN BİRLEŞTİRECEK EN OLGUN ESERİN DOĞMASI GEREKİYORDU

Nasıl Şems bir anda kibriti çakmış, hünkarımız aşk, feryat, kendisini kaybediş, daha doğrusu Allah’ta kayboluş dünyasına dalmış idiyse, bu kez de Mevlânâ tutkunu, o vefalı Ahi çocuğu, ondaki olgunluk, pişmişlik ve verimlilik dünyasını ateşledi.

Mesnevî’de dünya tarihinin bilgisi, hayvanlar, bitkiler âleminin insan bedenini oluşturan organların, insanın ruhsal dünyasının kültürü birer fırça vuruşlarıyla ortaya çıkar. Sizi en çok bilgilendirdiği yerde dizelerin dünyası bütün lirizmiyle içinizi ürpertiverir, ısıtıverir

Hüsameddin Çelebi’nin Mevlânâ’nın yaşamındaki rolü çok büyük. Bu vefalı Ahi çocuğu, Mevlânâ’nın bütün ağırlığı ve enginliği ile sanat, edebiyat ve bilim dünyasını doldurmasına ilk ışığını yakmıştır

Yüce Mevlânâ’nın kovanı dolu. Doğu dilleri ve Yunanca bilgisi ile dünya kültürünü emmiş olan bu petekten, akılların alamayacağı zenginlikte, dillerin tadına dayanamayacağı lezzette ballar boşalacak duruma gelmiş.

Mevlânâ, şimdiye değin ders vermiş, İslâm ülkelerinin her birinden koşarak gelenler faydalanmış… Gerçi daha önce, özel konuşmalarının birçoğu toplanmış, Fihi Mâfih adlı eser ortaya çıkmıştı. Zamanla altı va’zından oluşan Mecâlis-i Seb’a da yayınlanacaktı. Yazdığı ber biri altın değerindeki özel mektuplarından Mektûbât oluşacaktı, ama artık onun tüm birikimlerini Konya’dan İslâm dünyasına ve Batı’ya ve de evrene uzandıracak, dünyayı sarsacak, dinleri, soyları ve gönülleri yeniden birleştirecek en olgun eserinin doğması gerekiyordu.

Bu eser hacimli, içeriği engin, ciltlere sığmaz bir eser olmalıydı. Ondan her sûfi, her babacan ve sevecen, her çocuk, kadın ve erkek payını almalı. Onda coşku az olmamalı, ama derin bir düşünü, engin bir us öne geçmeliydi.

Bu yeni eseri için Mevlânâ Celâleddin’in bilinç altında hazırlığı tamdı. Konya’da yerleşmiş ya da sonradan akın akın bu kentimize doluşmuş din adamları bilime susamışlar, papazlar, hahamlar türlü soydan gelen meraklılar da, Hünkâr’ın ortaya atacağı esere sanki susamışlık içindeydi. Doğacak bu yeni eser, uzun ve derin bir düşünü çerçevesi içinde akıp gitmeliydi. Çocuklar, kadınlar, cahiller, bilginler az bilenle çok bilenler nasıl katlanabileceklerdi bu evrensel kitabın anlattıklarına? Her din, her millet, her cins insan nasibini almalıydı yazacağı eserden…

Bir gün, belki de tekkede yalnız kaldığı zaman ya da Şems’in gelişini, kayboluşunu yeniden hüzünle andığı bir an, kim bilir belki de Konya’da, Şeker Hanı’na doğru yolculuk yaptığı bir sırada ya da Allah’ın peygamberlere, velilere, veli derecesinde oldukları halde bundan habersiz Tanrı sevgililerine en yakın olduğu saatlerde, bir gönül dürtüsü, onu söylemeye ve de söylediklerini yazmaya itti. Ozanların en yücesiydi, ama şiir denen türün, ruhun enginliğine yetmeyeceğini de bilmedeydi. “Şiir mi, düz yazı mı, aruz kalıbı mı, ne ola ki” diye fikir etmeden, doğuşlarını peşpeşe on sekiz dize halinde sıralayıverdi:

“Dinle neyden, öyküler dillenmede,
Ayrılıktan sızlanışlar gelmede,
Kestiler bir gün kamışlıktan beni,
Her gören inler, inilderken beni.
Ayrılıktan parçalanmış kalb hani?
Anlasınlar, söyleyeyim tâ derdimi!..”

HÜSAMEDDİN, KİBRİTİ ÇAKIYOR

Nasıl Şems, bir anda kibrit çakmış, Hünkârımız, aşk, feryat kendisini kaybediş, daha doğrusu, Allah’ta kayboluş dünyasına dalmış idiyse, bu kez de Mevlânâ tutkunu o vefalı, o Ahi çocuğu,(*) ondaki olgunluk, pişmişlik ve verimlilik dünyasını ateşledi:

-“Sizden, bundan sonra İslâm ve bütün dünya, insanlığa rakipsiz kılavuz olacak en olgun eserinizi bekliyor. Ne zaman himmet olunca?”

Mevlânâ sevindi, gülümsedi:

“Bu görüşün, zâti içindeyim ben. Petek doldu, taşıyor bile. Eğer yazmaya gücüm yetecekse, hazırsan, bana ‘Evet’ de, başlayalım. Hatta ilk on sekiz beyti hazır bile” diyerek şiiri uzattı. Bundan sonra gündüz gece, dur durak yoktu. Arada acıkıp bir şeyler yiyorlar, yine sürdürüyorlardı Mesnevî’nin söylenimini ve yazımını…

Seneler aktı, aktı… Altı ciltlik Mesnevî’nin yazımı Hüsameddin Çelebi’nin kaydetmesiyle bütünlendi. Hüsameddin’in kaderini yücelten Mevlânâ, Mesnevî boyunca Çelebi’ye sevgilerini, minnetlerini sunar. Gecelerce, aylarca ve yıllarca söylenilerek ortaya çıkmış olan esere, Mevlânâ, bir ad bile bulamaz, bulma gereğini de duymaz.

Bu konuyu acı bir dille yanıtlamaya kalkarsak, “O, asıl niteliği ve gerçek kişiliği ile anlatılma yerine, kendisinin Tanrı’ya ulaşmasından sonra, sayısı akılda tutulamayacak kadar çok olan yorumculara hep tarikat yolu kılavuz alınarak onun seremonileri içinde işlendi.” Bir yandan, Mevlânâ soyundan gelen en son kuşağın bağlıları, bir yandan da düzenlenen seminer ve konuşmaları – ki bir haylisine biz de katıldık- onu hep bir tarikat piri olarak işleme yolunu tuttu. Ortada ermiş-bilge Mevlânâ göründü, durdu. “İnsan Mevlânâ”ya bir türlü ışık tutulamadı. Halbuki yüce Hünkâr, Mesnevî’sinde en mistik görüşlerini, yeri gelince esprilerle, çocuklara özgü öykülerle, şakalar, hatta – bugün yazsaydı- muzır kurulların yasaklayacağı en açık fıkralarla karıştırır. Böylece kendini rahat okutmak, kimseyi sıkmamak ister, bu dehâ, eserini, gönüllere, beyinlere rahatça yerleştirdi.

İnsanlığa, “Ben bu kadar rahatım. İnsanım ben. Bende Tanrı’nın ruhu var, bu nedenle yüceyim. Ama Âdem’in soyundan geliyorum. Bu nedenle de zaifim. İnsanlar biraz da kusurları, yanlışlarıyla güzel olduğuna göre, başkasına zarar vermeyen zaaflara karşı da hoşgörülüyüm.” Demek ister gibiydi sanki!

Mesnevî’yi biraz karıştıranlar, onda Kuran’ı, İncil’i ve Tevrât’ı, birlikte baş tacı edilmiş görürler. Sormak gerek:

“Mesnevi, dinler tarihi mi?”

Hayır elbette! Bilimsel bir tarih değil elbet. Ama üç kitaplı dinin özü, ruhu, güzelliği hatta eşitliği onda ışır. Mesnevî’de dünya tarihinin en büyük olayları yer bulur. Ama o, sırf tarih öğretmek için yazılmış bir kitap değildir. Mesnevî’de binlerce şaka, espri ve fıkra yığılmış. Ama o, bir mizah kitabı değil ki!

MASALLAR-MİTLER YAYILDI DURDU

Mesnevî’de dünya tarihinin bilgisi, hayvanlar, bitkiler âleminin insan bedenini oluşturan organların, insanın ruhsal dünyasının kültürü birer fırça vuruşlarıyla ışığa çıkar. Ama o, bir lise ya da üniversite okulları için hazırlanmış bilgiler toplamı da değil ki!..

İnsan düşüncesinin kavrayabileceği, kavrayamayacağı her bilgi, sezgi Mesnevî’de. Ama bu altı ciltlik eser, didaktik de değil. Kuru bir bilgi dergisi de değil. Sizi en çok bilgilendirdiği yerde, dizelerin dünyası bütün lirizmiyle içinizi ürpertiverir, ısıtıverir.

Bu koskoca dünyadan sizlere neler sunabilirim? Bir cihan şaheserinden bazı bölümler açarak sunabileceğim her şey tadımlık olacaktır. Çünkü Celâleddin Rûmi, o altı ciltlik esere bir on altı cilt daha ekleseydi de sonuç değişmeyecekti. Dünyanın bütün kültürlerini, olumlu, toplumsal, ruhsal ve tarihsel bilimlerini, insanın beden ve ruh çatısını, ulusların siyasal yapılarını, hükümdarları, onları sonunda batağa düşürecek olan ibret alınası çirkinlikleri bu on altı ciltte de gereği kadar yansıtamazdı. Bunu nedeni, Mevlânâ denen gömünün, peri masallarında olduğu gibi, tükenmez olması… Mevlânâ’nın, ruh yapısı olarak hiçbir konuda ayrıntıya sapıp, okuyucu ya da dinleyiciyi sıkmak istememesidir.

Yüceliği böylesine tarifsiz bir eser ve onun yaratıcısı olan Mevlânâ için, her veli için olduğu gibi, sonradan birçok mucizeler ortaya atılmıştır. Hatta bu öyküler, masallar, hayallerde büyütülmüş efsaneler, resimlendirilerek, Mevlânâ’nın yaşamını anlatan kitaplarda da yayınlanmış bulunuyor.

Kendisine iki Doğu dilinin temellerini borçlu olduğum babamla, ortaokuldayken birlikte Mesnevî’yi sökmeye çalışırdım. O zamanlar on dört yaşlarındaydım. Mesnevî’nin birçok bölümleri beni güldürmüş, kahkahaları basmıştım. Bazı öyküleriyle de heyecanlanmıştım. Bir masal kitabıydı sanki…

İstanbul Öğretmen Okulu’nun son sınıfında komşumuz olan emekli bir konsolosla birlikte Mesnevî’ye eğiliyordum. O zaman anladım ki, Mesnevî, havasına girdikçe insanı birbirinden ayrımlı felsefeler içinde dolaşıyordu ama, rahmetle andığım konsolos amca ile o felsefeleri rahatça çözebiliyorduk.

1950 yılında İranlı emekli bir edebiyat öğretmeni ile hemen her akşam buluşurduk. Bir tek Türkçe cümle bile konuşmama anlaşmasına varmıştık. Akşamları da karşılıklı Hafız’ı, Sadi’yi, Mevlânâ’yı, Hayyam’ı Türkçe’ye çevirme titizliğini yaşadık.

1959 yılında gittiğim İran gezisini izleyerek sekiz kez yaptığım İran ve türlü kentlerindeki gezilerimde Mevlânâ, Hayyam ve Hâfız üzerinde yaptığım konuşmalar, bu konularda otorite olan Forûzan, Muhit-e Tebâi gibi dostların -sonuncusu hayatta- hemen hepsini rahmetle anıyorum.

BİZ YETMEYİZ Kİ

Mesnevî’den, bizim burada sunacağımızla yetinmemenizi isterim. Söz gelimi, zooloji otoritesi olup da, Mesnevî’yi okumamış olanlara hemen bir işarette bulunmalıyım.

Acaba adlarını aşağıda saydığım hayvanların yiyip içmesi, barınmaları, birbirleriyle ilgileri var mı? Eğer “Hayır” diyorlarsa, lütfen Mesnevî’de geçen şu hayvan adlarının listesine baksınlar, eksiklerini bütünlemek için hemen Milli Eğitim Bakanlığı’nca önce Veled Çelebi, sonra da Abdülbaki Gölpınarlı merhumlar tarafından çevrilen Mesnevî’yi okusunlar:

“Yont kuşu, tavus, kuzgun, su kuşu, köpek, dudu kuşu, kurt, yaban su aygırı, eşek, kaplan, domuz, akrep, fil, yılan, horoz, aslan, tilki, kirpi, öküz, serçe, yarasa, doğan, örümcek, kertenkele, karakuş, keklik, sivrisinek, porsuk, tavşan, anka, deve, hüdhüd kuşu, baykuş, arap atı, katır, yaban eşeği, leylek, ceylan, gergedan, bokböceği, bülbül, karınca, sansar, bal arısı, fare, tavşancıl, koç, kuzu, keçi, kurbağa, çaylak, karga, geyik, yaban sığırı, kaz, tavuk, çakal, güvercin, çil kuşu.”

Benim saptayabildiklerim bu kadar… Bir de bitkileri saysam, bunun iki katı tutar.

Yarın Mesnevî dizisine Allah’la başlayacağız.

(*) Hüsameddin Çelebi


Şardağ, R. (1990, Aralık 14). Bilge-İnsan ve Allah Tutkunu Mevlana (4). Milliyet, s. 13. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın