“Dağ başından hızla akan seller gibi, tenimizden aşk içinde akıp giden can aslına ulaşır.”
“Afetsiz, tuzaksız hiçbir köşe yoktur. Tanrıyla yapayalnız, can cana, gönül gönüle kalacağın köşeden başka hiçbir yerde rahat ve esenlik bulamazsın. Kurtulmana çare olmayan dünya zindanının, ayakbastı parası alınmayan, hapishane dayağı atılmayan bir bucağı yoktur.”
“Vücut güzelliği ile nazlanır. Çünkü ruh, kolunu, kanadını ve gücünü gizlememiştir. Can, tene der ki: Ey çöplük! Sen kim oluyorsun? Şurada birkaç gün benim ışığımla yaşadın, naz ve işven dünyaya sığmıyor. Hele dur, ben senden çıkayım da dünyayı o zaman gör!”

Mevlânâ’daki Allah kavramını sizlere aktarırken onun düşünce dünyasına, şöyle genel bir bakışa dayanarak görüşlerimizi sıralamak istemedik. Kuşku yok ki Allah, Mesnevî’nin temel ve en yüce anıtıdır. Tasavvufiyle, ilahiyatçı yanı ile gördüğümüz Mevlânâ’yı, Mesnevî’de maddece insanın, allah katındaki yerini söylemekten çekinen ve kendisinin, Allah’a bağlanmasını açıklamaya çalışan cümleleriyle tanıtmak istemedik.
Mevlânâ’nın altı ciltlik Mesnevî’sindeki Allah kavramı ve görüşü nedir? İstedik ki onun sözleri, bu petekten ballar misali dökülsün; ve kendisinin, saptanmış hiçbir tarikat, hatta tasavvuf görüşü olmadığı, her türlü görüşün, Hünkâr’da kendine özgü, insancıl bir karakter yumağı halinde kompoze edildiği anlaşılsın. Şunu da kesinlikle söyleyelim ki, Mesnevî’si boyunca tam açılamamış, anlaşılamayacağını bilmiş olmaktan gelen bir hüzün onu yer yer içine gömülmeye doğru itmiştir.
“Bana kalb gösterin, kalb ki ayrılıklardan parça parça olsun ve ben derdimi ona dökebileyim.”
“Aslından, vatanından uzak düşmüş insan, hep kavuşma zamanını arar. Ben, her toplulukta ağladım, inledim. Mutlularla mutlu, mutsuzlarla mutsuz oldum.”
“Herkes, kendince bana dost olduğunu sandı. Kimse, içimdeki gizleri göremedi, gitti… Dinle neyden; dinle!”
Yine Mesnevî’nin başlayış havası bile Mevlânâ‘nın kendini yalnız, özlemler içinde hissettiğini ve öksüzlüğünü dile getiriyor. Yine Mesnevî’nin cilt 1, yaprak 13 ve 28. beytinde, bu görüş ne kadar daha açık ve acı olarak belirlenir:
“Gönüldeşinden ayrı düşen insan, yüz perdeden seslense bile dilsiz sayın onu.”
Ama bu hüzünde yalnız anlaşılmamak duygusu değil, ondan, o en büyük sevgiliden ayrı düşmenin de etkisi yok mu?
“Dağ başından hızla akan seller gibi tenimizden aşk içinde akıp giden can, aslına ulaşır.” (Mesnevî, cilt 1, yaprak 83, beyit 768)
Ah, o, Tanrı’dan uzak kalındığı için dökülen göz yaşları…
“Akar su nereye ulaşırsa orası yeşerir. Nereye göz yaşı dökülürse rahmet oraya iner.” (Mesnevî, cilt 1, yaprak 40, beyit 280)
Altı ciltlik Mesnevî’yi Mevlânâ, hep Hüsameddin Çelebi’ye anlatarak sürdürür. Doğal olarak araya fıkralar, espriler, küçük öykücükler, dokunuşlar rahatça girer, günlük konuşma tavır ve üslûbu belirir; bütün bunlara karşın Mesnevî’nin kuru bir didaktizme, öğreticiliğe düştüğü görülmez:
“Bu sözün sonu yoktur. Otur ve tavşan öyküsüne kulak vermeye bak.” (Mesnevî, cilt 1, yaprak 139, beyit 2814)
“Sebâlıların hikayesi ko kalsın, daha iyi ! Sen kentlinin köye gelişini anlat.” (Mesnevî, cilt 3, yaprak 403, beyit 413)
“Hey babam! Bu sözün sonu gelmez. Bunları bırak da sonuna bak.” (Mesnevî, cilt 5, yaprak 987, beyit 3200)
Mevlânâ, bu sözlerden, hatta anlattığı tüm öykülerde bir amaç güttüğünü de belirtir:
“Şimdi, hikayenin dış görünümünü bizden dinle, dinle ama taneyi samanından ayırmayı unutma ha!” (Mesnevî, cilt 2, yaprak 310, beyit 202)
Bu örnekleri şunun için verdik. Mesnevî, Allah kavramını işlerken bile zaman zaman bu tür öykücükleri arayla sıkıştırır.
İşte Allah:
“Ey bizim sevdalısı güzel aşkımız ve ey tüm hastalıklarımızın ilacı! Ey bizim kibir pozu takınmamızın tek ilacı! Ey Eflâtun’umuz! Ey bizim Celinus’umuz!” (Mesnevî, cilt 1, yaprak 2, beyit 23-24)
Aşkla sarhoş değilsen, sözlerin Mevlânâ‘ca beğenilesi değildir:
“Ayık olmayan kişinin tüm sözleri, ister can sıkıcı olsun, ister aşırı güzellik taşısın, yine de yaraşır söz değildir.” (Mesnevî, cilt 1, yaprak 7, beyit 129)
Gölgelerin peşinden koşma, Allah’ın yanında ol:
“Kuş havadadır. Gölgesi yerde kuş gibi uçar. Ahmağın biri de o gölgeyi anlamaya çalışır. Gücü kuvvetli kalmayıncaya kadar koşar. Gölgenin, havadaki kurşun yankısı oluşundan, asıl kuşun asıl gölgenin nerede olduğundan habersizdir. Gölgeler doğru ok atar. Bu ahmakça koşuşturma, araştırma yüzünden okluğu bomboş kalır. Yaşamın okluğu boşaldı, ömür bitti. Gölge avı peşinde koşmaktan eridi. Bir kişinin asıl dadısı, Tanrı gölgesi olursa onu hayalden gölgeden kurtarır: Tanrı’ya kul olan, gerçek Tanrı gölgesi demektir.” (Mesnevî, cilt 1, yaprak 21, beyit 417-421)
“Kalıcı nur, aşağılık dünyanın ardındadır.” (Mesnevî, cilt 2, yaprak 201, beyit 13)
“Afetsiz, tuzaksız hiç bir köşe yoktur. Tanrıyla yapayalnız, can cana, gönül gönüle kalacağın köşeden başka hiç bir yerde rahat ve esenlik bulamazsın. Kurtulmana çare olmayan dünya zindanında, ayak bastı parası alınmayan, hapishanede dayağı atılmayan bir bucağı yoktur.” (Mesnevî, cilt 2, yaprak 228, beyit 593)
Evrendeki olaylar nedensiz, sahipsiz değildir. Bunu ne güzel anlatır Mevlânâ:
“Çıkrığın dönmesi, ipini sarılıp boş almasına sebeptir. Çıkrığı döndüreni görmemek küçüklüktür. Evrende bu sebeple iplerini sakın, sakın ola, başı dönmüş felekten bilme. Tâ ki felek gibi sersem, bomboş ve bir hiç kalmayasın. Beyinsizlikten çıra gibi de yanmayasın. Rüzgar, Hak’kın buyruğu ile ateş olur. Her ikisi de Tanrı şarabıyla esrik düşmüşlerdir. Ey oğul! Eğer gözünü açarsan, acıma, esirgeme sununda öfke ateşinden de Allah’tan geldiğini görürsün. Rüzgarın canı, Haktan yana ilgisiz olsaydı, Yok ettiği Ad milletini, i̇nananlardan nasıl ayırırdı?” (Mesnevî, cilt 1, yaprak 42, beyit 848-853)
Kör olmayan, Tanrı’yı görür. Sevgili Mevlânâmız konuşma dili içinde, hem öğretir, hem lirizmini korur:
“Yıldızlar içinde parlayan ay gibi, özge şeylerin arasından da Hak öyle görünür. Fakat iki parmağını, iki gözünün üstüne kapa, dünyayı görebilir misin? İnsaf et, sen görmüyorsun diye bu evren yok değildi ki! Kusur, o şom nefsinin parmaklarında.” (Mesnevî, cilt 1, yaprak 69, beyit 1400-1402)
Evet, Allah nerededir? “Arş-ı a’lâ” denilen o “en yüce kat” neresidir? Bu konularda Kur’an’ın içinden de net bir yer saptayamazsınız. Mevlânâ, büyük bir cesaretle bu konuya aydınlık getirir:
“Peygamber, ‘Tanrı, ben yücelere, aşağılara, yere, hatta arşa sığmam, bunu ey aziz, iyi bil! Fakat şaşılacak şeydir ki inanan kişinin kalbinde bir köşe tutarım, şaşma. Beni ararsan inananların gönüllerinde ara’ buyurdu dedi.”
Tanrı Peygamberine dedi ki: “Ey haramdan, kuşkulu şeylerden sakınan! Kullarımın arasına gir ki beni görebilmenin cennetine erişesin. Arş bile o nuruyla, genişliği ile beraber Âdem’i görünce ayağa kalktı ve yerinden ayrıldı.” (Mesnevî, cilt 2, yaprak 133, beyit 2653-2657)
Şu pasajın lirik, hiçbir iddia taşımaz gibi, dostça kaplere akan dizeleri arasından Allah ve ruhun varlığı, nasıl yıkılmaz bir anıt gibi dikiliverir:
“Diken, gül bahçesiyle birlikte bulunabilmek için güz mevsimini ister, güz mevsimini! Çünkü hem gülün güzelliğini, hem de dikenin sıkıcılığını örter. Böylece sen de gülün ve dikenin gerçek rengini görmezsin. Şu halde güz mevsimi dikene bahardır, hayattır. Çünkü taş ve yakut gibi iki ayrı şey, o zaman bir görünür. Ama bahçevan, gülü, güzde de dikenden ayırmasını bilir. Bu bir kişinin görüşü, evrenin görünüşünden daha iyidir. Zati cihan, o, bir kişiden başka bir şey değildir. Ötekiler, bu Bir’e bağlıdırlar. Yıldızların her biri tektir. Ayın parçalarıdırlar. Onun için baharda renk renk çiçekler ve doğanın güzellikleri ‘Müjde müjde! Bahar gelmekte’ diye çağrışırlar. Çiçekler, akarsu zinciri gibi parlamak, tomurcuklanmak için baharı özlerler. Baharda çiçekler dökülür, meyve ortaya çıkar. Ten harap olunca da can görünür.
Meyve içtir. Manadır. Çiçek de onun dışı… O çiçek, muştudur; meyve de onun muştucusu. Çiçek dökülür, meyve görünür, o kaybolunca bu daha çok kendini gösterir. Ekmek parçalanıp yenilmedikçe kuvvet nerede kalır ki! Salkımlar sıkılmadıkça şarap olur mu? Helîle, ilaçlar arasında ezilip öğütülmedikçe ilaçlar nasıl sağlığı artırabilir?” (Mesnevî, cilt 1, yaprak 145, beyit 2922-2933)
“Ben” yok…
Toplumdaki şu benlik kavgasına baksanıza! Aslında Ben diyebilecek, öğünebilecek ve öğülebilecek, o tek varlıktır. O’nun dışında kalanların hepsi hayal değil mi? Yüce Mevlânâ’mız, bir çok öykücükle bu konuyu ne güzel aydınlatıyor:
“Birisi, bir dostunun kapısını çaldı. Dostu, ‘Ey güvenilir kişi, kimsin?’ deyince ‘Ben’im’ dedi. Dostu ona, ‘Git, şimdi zamanı değil, böylesine bir sofra, ham adamın katı olamaz. Hamı, ayrılık ateşi ve ayrılığın kendisinden başka ne pişirebilir? Onu, iki yanlı davranışlardan ne kurtarabilir?’ dedi.
Zavallı adam, gitti ve bir yıl, dostunun ayrılığı ile yanıp yakıldı. Yandıktan sonra pişti ve geri döndü. Dostunun evi çevresinde yeniden dolanmaya başladı. Aman dudaklarımdan edep dışı bir söz çıkmasın diye korkudan tir tir titreyerek terbiyeli bir davranış içinde kapıyı çaldı. Dostu, ‘Kim o’ deyince ‘Ey gönül bahçesindeki sevgili, sensin’ diye yanıt verdi. Dostu da ‘Ey ben’ dedi. ‘Madem ki ben’sin, öyleyse gel, içeri gir, bu evde zati iki kişiyi alacak yer yok.” (Mesnevî, cilt 1, yaprak 151, beyit 3056-3063)
Eli boş mu gideceğiz Allah’a?
Yıllar yılı renksiz, tatsız ve çoğu bilgisiz ve sevgisiz hocalardan dinleyip durduğumuz bir konu bu! Allah’a boş gitmemek… Ama sevgili Mevlânâmız, bakın, bunu ne yumuşak, ne sıcak, ne kalplere sindirici olarak anlatır:
“Ey konuk! Dostların yanına eli boş gitmek, değirmene buğdaysız gitmeye benzer. Ulu Tanrı bile halka, mahşer günü, ‘Bize armağanın nerede? Bomboş, azıksız, sizi yarattığımız gün gibi mi geldiniz? Kendinize gelin; sonunda bana döneceğiniz gün için ne hediyeniz var? Ne getirdiniz? Yoksa geriye döneceğinizi beklemiyor muydunuz? Size vaat ettiğimiz bugüne, yoksa gerçek gözüyle bakmadınız mı? der. Onun konuğu olacağımızı yalanlıyorsan mutfaktan ancak toz toprak alabilirsin. Yalanlamıyorsan, niçin elin böylesine boş! O sevgilinin kapısına nasıl ayak atabileceksin? Biraz boğazına düşkünlüğünden, sırt üstü yatıp uyumandan kendini al da onunla görüşebilmek için armağan götür. Geceleri az yuyanlardan, tan vakti, onunla görüşenlerden ol!” (Mesnevî, cilt 1, yaprak, 157, beyit 3041-3179)
Şu çirkin ten, şu bomboş hayat içinde o ışıl ışıl can yok mu? Ruh yok mu? Onun varlığını, su gibi akıp giden şu hem romantik, hem realist akımın oluştuğu lirik dizelerde izleyin:
“Gerçi demir kızıllaştı, ama aslında o kırmızı değildir ki! Bu kırmızılık, ocağın, demire verdiği eğreti bir kızıllıktır. Ev ya da pencere ışıklanmışsa, sen onu, parlak sanma, bu ışık güneştedir.
Her kapı ve duvar, ‘Ben kendim ışıklıyım, başkasından ışık almam. Parlayan benim, diyebilir. Fakat güneş ‘Ey erişmemiş! Ben bir batayım, ne olduğun ortaya çıkar’ der. Yeşillikler “Biz kendimizden yeşerdik, gülü seviyoruz, mutluyuz, en öncelerden gelir yüceliğimiz’ der mi der.
Fakat yaz mevsimi, ‘Ey bitki milleti! Ben bir göçüp gideyim, halinizi bir seyredin bakalım’ der.
Vücut, güzelliği ile nazlanır. Çünkü ruh, kolunu, kanadını ve gücünü gizlemiştir. Can tene der ki: ‘Ey çöplük! Sen kim oluyorsun? Şurada birkaç gün, benim ışığımla yaşadın, naz ve işven dünyaya sığmıyor. Hele dur, ben senden bir çıkayım da dünyayı o zaman gör.’
Seni en çok sevenler, senin ölümüne razı olanlar, şimdi pis kokundan burunlarını tıkarlar.
“Söz, göz, kulak… Hep ruhun ışığıdır. Suda coşkun coşkun parlayan da ateşin ışığıdır.” (Mesnevî, cilt 2, yaprak 161-162, beyit 3261-3272)
Şardağ, R. (1990, Aralık 15). Bilge-İnsan ve Allah Tutkunu Mevlana (5). Milliyet, s. 15.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

