MESNEVİ’DE DİNLERİN KARDEŞLİĞİ, ÖTEKİ KİTAPLI DİNLERİN ELÇİLERİ VE ONLARA İNANANLARA SEVGİ VE BAĞLILIK VARDIR.
Her isteyen. Her düşündüğünü Mesnevî’de bulur. Kadını çula sokmak isteyen zavallılara karşı Mevlânâ “Kadın örtünmez, örtünen çirkin kadınlardır, neden sersemledin? Çirkin karılar gibi neden çarşafa bürünüyorsun” diye sorar.

Yüce Mevlânâ, Mesnevî boyunca sık sık, insanların akıllarını kullanmalarıyla Tanrı yazgısını yanyana getirir. İster ki hem aklımızı iyi yolda kullanalım, hem de Allah’ın yazdığı kadere inanalım. İşte bir örnek:
Tanrı buyurdu ki, “Ey akıl sahibi Mûsa! Mademki sordun; gel de karşılığını işit!”
“Ey Mûsa! Yere bir tohum ek de buradaki sırları anla! İnsafa gel!”
Mûsa tohumu saçtı, ekin bitti. Olgunlaşıp başaklandı. Güzel bir düzen içinde yetişti. Görünmezlik evreninden kulağına bir şey geldi:
“-Neden ekiyor, özenle bakıyor ve erginleştikçe de kesip biçiyorsun.” Musa dedi: “Ya Rab! Burada tane de, saman da beraber. Bu yüzden kesiyor, sonra da savuruyorum. Çünkü tanenin, saman ambarına girmesi lâyık değildir. Saman da buğday ambarına konursa yazık olur. Her ikisini karıştırmak akıllı işi değil. Elerken kesinlikle ayırmak gerekir.”
Tanrı dedi ki: “Bu bilgiyi sen kimden öğrendin? Böylece harman ortaya çıkarıyorsun?”
Musa, “Tanrım, bana iyiyi kötüden ayırma yeteneğini sen verdin” dedi. Şöyle buyurdu: Şu halde nasıl olur da bende de iyiyi kötüden ayırma niteliği bulunmaz?” (Mesnevî, cild 4, yaprak 775, beyit 3015-3024)
Mesnevî’de dinlerin kardeşliği, öteki kitaplı dinlerin elçileri ve onlara inananlara sevgi ve bağlılık vardır. Musa’nın ölümünden sonra buzağıya taptılar diye yer yer, Yahudiler’e çatar, ama iş Hazret-i Musa’ya gelince, sevgi pınarı taşıverir.:
“Musa’ya uy!.. Musa milletinden ol da bu suyu iç.” (Mesnevî, cild 5 yaprak 796’dan beyitler.)
SAHTE DİN ADAMLARI
Hazret-i Mevlânâ’nın; cahil, ya da bozguncu, hileci, kısaca çirkin din adamlarına hiç katlanımı yoktur. O’nun kılavuzu Kuran’dır. O, kutsal kitabın, sadece öteki dünya hazırlığı için değil, bu dünya düzeninin yürümesi için de en ileri hükümleri içerik olduğunu iyi bilir. Kutsal kitabımızı Hazret-i Muhammed’den sonra en doğru ve gerçek yolu ile anlayan bir kalemden dökülmüşe benzer, her sözü. Şu güzelim söyleyişleri dinleyin:
“Şeytan, bir gün, Muaviye’yi, “Namaza, Peygamberle birlikte cemaat namazına yetiş” diyerek uyandırır. Muaviye, Şeytanın, güzel bir şeyde yardımcı olamayacağını bildiği için bu oyunun, nedenini Şeytandan sorar: Aldığı yanıt, şeytan ağzıyla vermiştir ama, söyleyen yine Mevlânâ’dır:
“Ey Muaviye! Ben seni şunun için uyandırdım. Cemâate yetişesin. Yüce Peygamberin ardında namaz kılasın… Eğer namazı kaçırsaydın, vakit geçirseydin, bu evren, sana ışıksız görünecek, zindan kesilecekti. Bu aldanmadan, dertten ağlayacaktın. Gözlerinden kâselerle yaş dökecektin. Herkes ibâdette bir zevk alır. Bu yüzden dakika, saat kaybetmeden, sabırsızlıkla ibâdete sarılır. Fakat o derdin yok mu, o, ibâdeti yapamamaktan gelen üzgülerle, Tanrı’ya yönelişin yok mu, yüzlerce namaza değer. Nerede namaz, nerede o yakarışın ışığı?” (Mesnevî, cild 2, yaprak 330-331 arasındaki seçme beyitler)
Camilerde para toplamak, dergi önermek gibi konularda konuşmalar yapıp dünya ve memleket sorunlarını eleştirmeye ya da kişisel görüşlerini yaymaya çalışan din adamları, Mevlânâ gözünde eksiklidir. Ama o bunu çok güzel bir fıkracılıkla da perçinler:
“Dört Hintli, bir mescitte Tanrı’ya kulluk için namaza durmuşlar. Rükûa, (eğilmeğe) sücuda (başı secdeye koymak) varmışlardı. Bu sırada müezzin içeri girdi. Bir Hintlinin ağzından, istemeye istemeye bir söz kaçtı: “Müezzin ezanı okudun mu? Yoksa daha vakit var mı?”
Öteki Hintli, namaz içinde olduğu halde, “Sus, yahu! Konuştun, namazın bozuldu” dedi. Üçüncü Hintli, ikincisine şöyle dedi. “Onu ne kınıyorsun, amca, sen kendini görsene!” Dördüncü, “Hamdolsun, ben üçünüz gibi kuyuya düşmedim” dedi. Özetleyelim, dördünün de namazı bozuldu.” (Mesnevî, cild 2, yaprak 343, beyit 3027-3032)
Mesnevî boyunca onlar da Mevlânâ’dan paylarını alır:
“O yalancı din öncüsünün hiçbir şey olmadığı ortaya çıkıncaya kadar kendisinden bir şey öğrenmek isteyenin de ömrü tükenir. Artık ondan bir şey öğrenme ve anlamanın ne faydası var?” (Mesnevî, cild 1, yaprak 112-113’ten seçme beyitler)
“Ben tarikat başıyım. Ben şu tarikattanım” diyerek Kuran’ın gerçeği ile perçinlenmemiş bazı okumuşlarımızı avlamak için, İslâm inancını kemirenler, bazı okumuşlarımızı avlamaya çıkanlar var. Yüce Muhammed’den sonra, Kuran’ı, bir kez daha işte kitabın aslı, gerçeği ve özü diye Mesnevî’sine ruh olarak alan Mevlânâ, bu gibilere toptan öyle bir yüklenir ki!
Hele camilerimizde, kafes arkasındaki kadınlara, seks konularını bile anlatmaktan çekinmeyenleri en açık bir biçimde sergiler.
KASIKTAKİ KILLAR
Sözü kuvvetli ve etkili bir vâiz vardı. Kadın, erkek herkes minberin dibinde çevre kurmuştu. Cuha da(*) bir çarşaf giyip yüzünü örttü. Erkek olduğunu gizledi. Ve kadınlar arasına, tanınmayacak şekilde karıştı. Bir kadın, hocaya gizlice sordu:
“Kasıktaki kıllar, namazın bozulmasına neden olur mu?”
Vâiz dedi ki: “Eğer kıllar uzunsa namaz bozulur. Mekruh olur. Ya hamam otu, ya ustura ile tıraş etmek gerekir ki namazın tamam sayılsın ve kabul edilsin.”
Kadın, “Kıllar ne kadar uzun olursa namazım kabul edilmez? Bunda ölçü nedir?” dedi.
Vâiz, “Bir arpa boyu uzarsa, ey soru soran hatun, o zaman tıraş etmen farzdır” dedi.
Yanındaki kadın, Cuha’nın şalvarına el atar atmaz, eline adamın felâket âleti geldi. Hemen çok keskin bir feryat kopardı. Hoca, “Sözüm gönlünü etkiledi” dedi. Cuha dedi ki: “Hayır, gönlünü değil, henüz elini etkiledi. A kıllı hocam, ya bir de gönlünü etkileseydi, vay haline!” (Mesnevi, cild5, yaprak 993, beyit 3325-3333)
ALLAH GÖNLE BAKAR
Bir gün Hazret-i Musa, dağda bir çobanın kendi kendine konuştuğuna, saçma sapan laflarla Tanrı’ya seslendiğine tanık olur. Çoban şöyle diyordu:
“- Ey bağışı bol Tanrı! Sen neredesin ki gelip kulun kurbanın olayım! Çarığını dikeyim, saçını tarayayım, giysilerini yıkayayım! Bitlerini ayıklayayım. Ey ulu Tanrım! Sana süt getireyim. Elceğzini öpeyim. Ayacığını yuyayım, uyku zamanın gelince de yerceğizini süpüreyim.”
Çoban bu çeşit lafları sıralarken bunları duyup kaşlarını çatan ve sinirlenen Musa, “Kiminle konuşuyorsun?” diye sorar. Çoban da, “Bizi ve yeri, göğü yaratanla” der. Şimdi Musa’nın cevabını ve Allah’ın Musa’ya seslenişini yine Mevlânâ’dan dinleyelim:
“
Musa dedi ki: “Vah yazık! Sen daha Müslüman olmadan kâfir oldun gitti. Bu ne saçma konuşma, bu ne küfür, bu ne taşkınlık, bu ne olmayacak şey? Git, ağzına pamuk tıka!. Küfrünün pis kokusu dünyayı sardı. Kâfirliğin din kumaşını parçaladı. Çarık ancak sana yaraşır. Bir güneşe böyle şeylerin ne gereği var? Böyle sözlerden ağzını kapamazsan yer ateş alır, halkı yakar.”
Hazreti Musa, bunun gibi ve bundan daha sert ve öfkeli sözlerle, çobanın kâfirliğine işaret saydığı konuşmalarını yüzüne çarpar. Çoban korkudan bitmiş, sinmiş, ağzını bağlayacağını Musa’ya söylemiştir. Tam bu sırada Tanrı’dan Musa’ya bir vahiy gelir:
“Ya Musa! Kulumuzu bizden ayırdın. Sen birleştirmeğe mi, yoksa ayırmaya mı geldin? Gücün yettikçe aman, ayrılığa ayak basma! Ey Musa, en kötü şey ayırmaktır. Ben herkese bir huyu herkese bir çeşit deyiş yolu verdim. Ona övgü gibi gelen bir söz, senin için kötülemedir. Ona göre baldır, sana zehir. Kullara “ibadet edin” diye buyurmuşsam bir kâr, bir çıkar elde edeyim diye değil, onlara bağışlarda bulunayım diyedir bu! Biz, dile, söze bakmayız. Gönlüne, haline bakarız. İsterse sözünde kulluk ve alçak gönüllülük bulunmasın.” (Mesnevî, cild 2, yaprak 280-282’den seçme beyitler).
OLUMLU BİLİMLER
BİLİM YİNE BİLİM
Bugünkü hekimliğin ulaştığı bilgiler ondadır:
“İnsan, susuzluk hastalığına uğrarsa içtiği su ciğerine gitmez. Denizi içse başka yere gider. En sonunda el ve ayak şişer. Su içmek, susuzluğu bir türlü kandırmaz.” (Mesnevî, cild 3, yaprak 527, beyit 2920-2921)
“Her ağırlık, her yorgunluk tenin gereğidir. Cansa hafifliği yüzünden uçup gider. Kızıl beniz, kanın çokluğundandır. Sarı yüz, safranın oynamasındandır. Ak beniz, salgı bezlerinin kuvvetindendir. Karbon oksidinden beniz kararır.” (Mesnevî, cild 3, yaprak 560, beyit 3571-3573)
“Ey bilgi sahibi! Bilgi, insanı görüşe götürür. Dünyadakiler yakından görecek bir yeteneğe sahip olsalardı, cehennemi gözleriyle görürlerdi.” (Mesnevî, cild 3, yaprak 587, beyit 4123-4124)
İnsanın biraz yanarak pişeceğini anlatmak isteyen Mevlânâ, bunu bile bitip tükenmeyen gözlemlerinden birine dayar:
“Tencere kaynamaya başlayınca nohut, tencerenin üstüne fırlamaya, yüz çeşit coşkunluk göstermeye koyulur. “Neden beni ateşe attın kaynatıyorsun? Mademki satın aldın, niye bu hallere düşüyorsun?” der. Nohut pişiren kadın da nohuta kepçesiyle vurup der ki: “Dur bakalım, hele, güzelce kayna, tencereden çıkmaya çalışma! Seni sevdiğimden kaynatıyorum. Bir zevke sahip ol da besin ol, yen, cana karış diye kaynatıyorum. Bu sınama, seni horlamak için değil.” (Mesnevî, cild 3, yaprak 589, beyit 4160-4164)
BU ÖYKÜYE DİKKAT EDİN
Mevlânâ, Mesnevî’de bir hikaye anlatır. Onun tümünden çıkan ruh ve öz Mevlânâ’nın tıp kültürünü, bilim sevgisini ve de eğitim anlayışını ortaya atar:
Adamın biri, güzel koku satanların pazarında bayılıp yere yıkılır. Güzel koku başını döndürmüştür. Halk da başına yığılır. Şimdi Hünkârı dinleyelim:
Birisi eliyle kalbini yokluyor, öteki eliyle yüzüne su serpiyor. Biri, bilekleriyle başını ovuyor, öbürü ısısı artsın diye samanlı ıslak balçık getiriyordu. Biri öd ağacıyla şekeri karıştırıp tütsülüyor, başka birisi giysisinin bir bölümünü soyup üstündekileri hafifletiyordu. Biri, nasıl atıyor diye kalbini yokluyor, öteki ağzını kokluyordu.
Adam bir türlü ayılmayınca yakınlarına haber salınır. Güçlü kuvvetli erkek kardeşi gelir. Cebinden biraz köpek pisliği çıkarıp hayvan derisi işçisi olan kardeşine koklatır, adam da ayılır. Buyurun, Mevlânâ’yı dinleyin:
“Ağabeyi “Ben neden hastalandı biliyorum” dedi. Hastalığa tanım kondu mu, iyileştirme kolaylaşır. Nedeni bilinmezse, tedavisi güçleşir. Hangi ilaç iyi gelecek, yüz türlü ihtimal var.
Büyük Calinis de böyle söylemiştir:
“Hastaya, neye alışıksa onu ver. Bokböceği, her zaman pislik taşır durur. Bu yüzden de gül suyundan rahatsızlaşıp bayılır. Onun ilacı yine köpek pisliğidir. Ona alışmıştır. Onunla yoğrulmuştur.” (Mesnevî, cild 4, yaprak 638-639’dan seçme beyitler).
Güzel ses… Yüce Mevlânâ, bunun etkisini, bir fırça vuruşuyla açıklar gibi anlatıverir:
“İşte bu yüzden, güzel sesi dinlemek ve semâ, âşıklara besindir. Güzel ses dinlemede, gönül rahatlığı ve Tanrı ile birleşme kıvancı vardır. İnsanın içindeki hayaller güçlenir. Hatta hayaller, o güzel sesten, o nağmelerden şekillere bürünür gibi olur.” (Mesnevî, cild 4, yaprak 662, beyit 742-744)
AKIL, BİLİM
Yüce Mevlânâ, Mesnevî’sinde aklın zaferini çizerken, olumlu bilimlere de en yüzce saygınlığı gösterir. Günümüzde kafası küflü bazı din hocalarını uyandırsın ister:
“Peygamber dedi ki: “Ey işin iç yüzünü gören! Sen onu, genç ve yeteneksiz, sıfatsız sanma. Nice sakalı ağarmamış ihtiyarlar vardır. Bir de nice gönülleri zift gibi kapkara ak sakallılar vardır. Onun aklını kaç kez denedim. O genç, işte, eylemde yaşlı ve olgun davrandı.”
“İhtiyar, akıl ihtiyarıdır oğlum, saçın, sakalın ağarmasıyla adam adam olmaz” (Mesnevî, cild 4, yaprak 732, beyit 2160-2163)
BİLGİ, İBADETTEN DE ÜSTÜN
Hünkârı dinleyelim:
“Bilgili adamın uykusu ibadetten de üstündür. Hele insanı uyaran bilgi olursa… Yüzme bilenin kımıldamadan duruşu, aceminin elle, ayakla savaşmasından yeğdir. Acemi, el ve ayağını oynatır, durur, fakat boğulur. Yüzme bilen denizdeki dalgıç gibi yüzer, gider. Bilgi; sınırsız, uçsuz bucaksız ve kıyısız bir denizdir. Bilgi dileyen ise, denizlerdeki dalgıça benzer. Bilgilenmek isteyenin yaşamı, binlerce yıl olsa bile araştırmadan vazgeçmez, buna doymaz” (Mesnevî, cild 4, yaprak 3877-78 beyit 1232)
KADINLAR OKUSUN
Mevlânâ’nın Mesnevî’sini anlatmak, açıklamak, cümlelerle olası değil. Bu nedenle yedi yüzyılı aşkın bir zamandan beri yüzlerce kitap açıklamaları, yorumlar yapılmış. Çünkü her isteyen, her düşündüğünü Mesnevî’de bulur. İşte zamanımızda kadın döven erkeklere, zamanımızda kadını çula sokmak isteyen zavallılara karşı Mevlânâ:
“Kadın örtünmez, örtünen çirkin kadınlardır. Neden sersemledin? Çirkin karılar gibi neden çarşafa bürünüyorsun?” (Mesnevî, cild 6, yaprak 12333, beyit 3901)
İşte İslâm dininin bu en büyük bilge ve yorumcusu gözünde kadın:
“Kadın, Züyyine linnâs âyetindeki buyrultu gereğince insanlar için süslendirildi. Tanrı’nın insanlar için bezediği şeylerden halk, nasıl kurtulur? Tanrı kadını, erkeklere arkadaş olmak üzere yarattı. Nasıl olur da Havva’dan uzaklaşır? Adam evlâdı, Zal oğlu Rüstem kadar yiğit ve kahramanlıkça Hamza’dan ileri olsa yine de hükmetme bakımından karısına tutsaktır. Tüm dünyayı güzel sözleriyle sarhoş eden Muhammed bile “Kellimni ya Hümeyra” (**) derdi.
Peygamber dedi ki: “Kadınlar, akıllı, bilgili ve kültürlü kişilere daha çok üstün olurlar. Fakat cahiller kadına üstün gelir.) Çünkü onlar, kaba ve sert davranışlı olurlar. Onlarca acıma, bağışlama, sevme ve adalet duygusu azdır. Çünkü yaradılışlarında hayvanlık üstündür. Sevgi acıma, insanlık niteliği ve özelliğidir. Öfke ve şehvetse hayvanlık özelliği. Kadın Allah’ın nurudur sevgili değil. Sanki yaratıcıdır o, yaratılmış değil.” (Mesnevî, cild 1, yaprak 120-121 beyit 2425-2437)
(*) Herhalde o günlerde yaydığı gevezelikler ve münasebetsizliklerle tanınmış, gerçek bir tip olmalı,
(**) “Konuş, ey beyaz kadın”
Şardağ, R. (1990, Aralık 16). Bilge-İnsan ve Allah Tutkunu Mevlana (6). Milliyet, s. 15.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

