“Kimsen, neysen, gene gel”

Şu insan güzelliği, Mevlânâ güzellik baharının güz mevsimini anlatırken usta bir ressam fırçası, sanki insanlığın tuvalinde hüzün dolu, şaheser desenlerini çizer…

Bu son yazıda, Mesnevî’den böyle bir başlık altında güller derlerken söyleneceklerin hepsi bu kadarmış gibi sanıya kapılmayın. Bu sütunlarda, o yüce eser için yüz bölüm açsak da her şeyi söylemiş sayılmayız ki!..

Sizlere sunabildiğim şeyler, bu benzeri bulunmaz çiçek bahçesinden alıp dağıttığım birkaç güzel kokudan başka bir şey değil ki!

Mevlânâ ve Mesnevî, her toplumsal konuda ve en başta ilericiliğin bayrağını taşır.

İşte Devrimciliği

İnsanoğlu toplumda daha iyiye, daha ileriye doğru hızlanayım derken gericiliğin batağında mı çırpınır? Şimdi Mevlânâ’yı dinleyin:

“Eşek bile hızlanayım derken balçığa saplandı mı, oradan kurtulmak için durur, durur, oynar, kımıldar. Orada kalmak için yerini düzeltmeye kalkışmaz. Bilir ki kendisi için orası geçim yeri değildir. Duygun, eşek duygusundan daha aşağı mı ki gönlün, saplanıp kaldığı balçıktan bir türlü sıçramıyor.” (Mesnevî, Cilt 2, Yaprak 3355-3357, Beyit 359)

Padişahlara, devlet adamlarına, devlet başkanlarına, baş köşelere geçmiş devlet yöneticilerine, her çağda, her yerde ne bu köpekçe dalkavukluk:

“Dünyanın maddesine, pılıpırtısına tapanlar, gider de onlara secde ederler. Çünkü Tanrı’ya secde etmenin düşmanıdır onlar. Dünya insanları, kendilerine, bir fışkı yerini mihrap yaptı. O mihrabın adı da beyler, ağalar mihrabıdır. O türlü köpeklere elbette böylesi aşağılık adamlar saygı gösterir. Öyle adi kişiye saygıda bulunmak ve inanmak, bir arslan için küçülmedir, ardır. Yürü, ey çömlek yalayıcı! Kâse yalayıcının yanına git. Onu kendine Tanrı say! Biricik besleyicin ve biricik nimet yerine koy. Yeter artık! Uzun uzadıya bu işi anlatmaya kalkarsam, beyler, devlet büyükleri hem kızarlar, hem de, ‘Bu anlattığı hallerin tıpkısı bizde var’ derler.” (Mesnevî, Cilt 3, Yaprak 53’ten seçme beyitler)

Halkı İnletenler Utansın

Mevlânâ, büyük hayvanlardan zulum gören bir sivrisineğin sızlanmasına, Süleyman Peygamber’in yanıtını iletir. Bu yanıt, tüm devlet yöneticilerinin, adaletsiz karar verenlerin, halkı yoksulluktan inletenlerin suratına atılmış tokattır. 

“Bize bu padişahlık, halk göklere el açıp inlemesin diye verildi. Ah ve feryatların dumanı, yücelere çıkmasın, gökyüzü ile süha yıldızı ıstırap çekmesinler, Tanrı’nın yüce katı, yetimlerin inleyişleriyle titremesin, hiçbir can, zulümle perişan olmasın diye bu saltanat bize bağışlandı. Göklere, ‘Aman Allah’ım’ sesi yükselmesin diye, ülkelerde yöntem kuralım diye bu adaleti yaza haline getirdik.” (Mesnevî, Cilt 3, Yaprak 613’ten seçme beyitler)

Evet, ısrarla, inatla “Altın biriktireyim” diye kıvrananlar: “Benim şu kadar altınım var” diye övünenler! Sabâ ülkesinin ecesi Belkıs’ın, Süleyman’a altın armağan götüren elçilerine, işte Süleyman Peygamber’in verdiği yanıt:

“Ey sümsük sümsük duran elçiler! Geri dönün; altınlarınız sizin olsun! Bana gönül getirin, gönül! Benim altınları da alın da o altınlara ekleyin. Körlüğünüzü anlayın. O altınların hepsini birden katırın bilmem neresine sokun! Çünkü katırın orası, altın kilit vurulmaya yaraşır. Âşığın altını ise sapsarı yüzüdür.” (Mesnevî, Cilt 4, Yaprak 656, Beyit 614-616)

Sonraları Tanrı sevgilisi olan Padişah İbrahim Edhem’in kulağına, damda dolaşanların çıkardığı tuhaf gürültüler gelmiş. Damda gezinenlere sormuş:

“İbrahim Edhem ‘Ne arıyorsunuz?’ Dedi. ‘Develerimizi’ dediler. İbrahim Edhem, ‘Damda deve arandığı nerede görülmüş ki? Deyince de şu yanıtı verdiler: “Peki, sen taht üstünde otururken, oturduğun yerde padişahlık edip dururken Tanrı’yı bulabileceğini mi sanıyorsun? İşte bundan sonra İbrahim Edhem’i bir daha kimse görmedi. Peri gibi, insanların gözünden kayboldu.” (Mesnevî, Cilt 4, Yaprak 667, Beyit 832-835)

“Namazın selam bölümünde esenlik dilemede, tam selam verileceği sırada bütün peygamberler övülmüş olur. Hepsinin övülmesi birbiriyle yoğrulur. Övgüler birbirine karışır, testilerdeki sular birbirine nasıl dökülürse…”

Ressam Mevlânâ

Şu insan güzelliği! Şu genç kızların gönüllere ateş veren güzellikleri! Mevlânâ, hem bunu hem de güzellik baharının güz mevsimini anlatırken usta bir ressam fırçası, sanki insanlığın tuvalinde, hüzün dolu, şaheser desenlerini çizer:

“Ey baharın güzelliğine hayran olarak dudaklarını ısıran! Bir de güz mevsiminin sarılığına ve soğukluğuna bak. Gündüz, güneşin yüzü güzel görünür, ama onun batarkenki ölümünü anımsa.
Ey yağlı, ballı yemekleri yiyen! Onların fazlasını git de abdesthanede gör. Pisliğe, ‘Nerede senin o güzelliğin? Nerede senin, tabaklardaki o hoş görünüşün. Yemek yerken, senden aldığımız o zevk, o tad nerede? de.
Sanat ustalarını bile kıskandıracak nice hünerli parmaklar var ki sonunda iş göremez, titrer durur. Can kadar güzel ve baygın öyle gözler var ki en sonu görmez olur. Onlardan yalnız damlalar dökülür. Arslanlarla bir safta gördüğün o arslan yürekli er, sonunda bir fareye yenik düşer. Usları baştan alan o kömür karası, mis gibi kokular saçan, kıvır kıvır saçlar, bir gün, boz eşeğin kuyruğuna döner. Önce şu açılıp saçılışın oluşumun iyice bir gör ve sonunda da o rezil bozuluşu seyreyle!” (Mesnevî, Cilt 4, Yaprak 705’ten seçme beyitler)

“Düzeni alt üst olmadan, bahçe ve ekin yetişir mi? Ürün yetişir mi? Yarayı bıçakla deşmedikçe o yara onulur hiç? Salgı bezlerin, mikrop öldüren ilaçlarla yıkanmadıkça hastalığın nasıl geçer? Nasıl iyileşirsin? Terzi, kumaşı parçalar. Kim çıkıp da sanatının adamı olan terziye, ‘Bu güzel atlası ne diye bu hale soktun? Bu kesik kumaşı ben ne yapayım, der mi? Her eski yapıyı yenilerken yıkmazlar mı? Buğdayı değirmende ezmeseydin, ondan ekmek yapılabilir miydi? Soframızı süsleyebilir miydi? “(Mesnevî, Cilt 4, Yaprak 742’den seçme beyitler)

Kadın Güzelliğinin Portresi

Mevlânâ, kadın güzelliğini, yaman bir ressam fırçası ile gözlerimizin önüne ustaca serer:

“Tanrı, erkeklerin aklını, sabrını alan kadın güzelliğini şeytana gösterince, parmacıklarını şıkırdatarak zıplamaya başladı. ‘Ver Tanrım, daha çok güzellik ver onlara! Şimdi isteğime kavuştum’ dedi. Aklı, düşünceyi çileden çıkaran, kararsız hale getiren o mahmur gözleri görünce, şu, gönlü çörekotu gibi yakıp kavuran dilberlerin yanaklarına bakıp daldıkça keyiflendi. Yüz, ben, kaş, akik taşı rengindeki dudaklar, sanki ince bir tül perdeden, Tanrı’nın ışığı yansımış.” (Mesnevî, Cilt 5, Yaprak 868, Beyit 956-960).

Bir Devleti Yönetenler Eşek Olabilir

Bir devleti yönetenler eşek olabilir. Ama insanlar, yönetenlerin eşeği olmamaya bakmalı. Mevlânâ, bu görüşü, bir öykücükle ne keskin ve unutulmaz çizgilerle yansıtır: “Bir adam, korkuyla bir eve sağınıyor. Benzi uçmuş, ödü kopmuştur. Ev sahibine diyor ki: ‘Zalim padişahı eğlendirmek için sokakta ne kadar eşek varsa topluyorlar’. Ev sahibi, ‘Peki’ dedi, ‘A amcasının canı! Onlar eşek yakalıyor, sen eşek değilsin ya! Ne diye tasalanıyorsun?’ Adam dedi ki: ‘Bu işe öyle girişmişler ki beni bile eşek diye yakalarlarsa şaşılmaz.’ Doğruyu, eğriden ayırmasını bilmeyenler başımıza geçerlerse eşeğin sahibini de eşek diye götürürler mi, götürürler. Adam ol da eşek tutanlardan korkma! Ey zamanın İsa’sı saydığım insan! Eşek değilsin sen; ürkme!” (Mesnevî, cilt 5, yaprak 952-953’ten seçme beyitler).

Bir Devlet Ne Zaman Devlet Olmaktan Çıkar

Bir devlette ne zaman iş bitmiş demektir? Yöneticilerde iş kalmamışsa! Hayat pahalılığı, büyük kalabalıkların sefaletine rağmen sürüp gitmekteyse… Şöyle ya da böyle olmuşsa… Mesnevî’de, yüce Hünkâr, bunu güzel bir öyküyle anlatır:

“Evin birine bir dilenci geldi. Kuru ekmek, ya da taze nane istedi. Ev sahibi, ‘burada ekmek ne arasın? Burası fırın değil’ dedi. Dilenci, ‘Öyleyse biraz kuyruk yağı ver’ deyince, dedi ki: ‘Burası kapa değil’. ‘A ev sahibi, öyleyse birazcık un ver” diyen dilenciye, ‘Burası mutfak mı ayol?’ dedi. Dilenci, ‘Bir çanak su olsun ver’ dedi. Ev sahibi yine yanıtladı: ‘Burası ne ırmak, ne çeşme… Bas bakalım!’ Kısaca ekmekten suya kadar, ne istediyse ev sahibi onunla alay etti, yazıklandı ve ‘Yok’ dedi. Yoksul, hemen içeriye dalıp eteklerini kaldırdı. Evin içinde abdest bozmaya niyetlendi. Ev sahibi, ‘Behey pis adam, ne yapıyorsun? deyince, dedi ki: ‘Böyle bir viraneye ne yapılır, ancak abdest değil mi? Bari ben de biraz ferahlayayım. Burada o yok, bu yok. Yaşama olanağı yok. Böyle yerin ancak içine yestehlenilir.” (Mesnevî, cilt 4, yaprak 1105, beyit 1250-1258)

Acımasızlar Okusun

Yüreği insanlar için sevgi dolu olan yüce Hünkâr, Allah katında acımanın ve sevginin en büyük bir erdemlik olduğunu bilir ve bizlere bunu Mesnevî’si boyunca sık sık anımsatır. Özellikle Hazreti Musa ile ilgili olarak anlattığı bir öykü acımanın kalp yumuşaklığının Allah katındaki önemini dile getirmektedir.

Biliyorsunuz, Hazreti Musa, öteki peygamberler gibi çobandı. Allah, bu çobanı neden peygamber olarak seçti? Şimdi Mesnevî’nin 6. Cildinde, Mevlânâ’nın işlediği bu konuyu birlikte görelim:

“Hazreti Musa, peygamber olmadan önce çobanlık yaparken bir kuzu sürüden kaçar. Musa da ardından koşar. Kuzu, terslik edip kaçtıkça huysuzlaştıkça Hazreti Musa, kuzusunun başına bir dert geleceğinden korkarak daha hızlı koşar, kuzunun ardından. Bir aralık düşer, ayakları yarılır ve şişer. Fakat sonunda, kuzu yorgun düştü. Dilindeki sözler, Tanrı sözü olan Musa da onu yakaladı. Acıyarak başını okşadı, sırtını sıvazladı. Yavrusunu anası nasıl seviyorsa, onu öylesine sevdi. Az buçuk olsun öfkelenmedi. Sevdi, acıdı. Gözyaşlarını tutamayıp ağladı ve sonra dedi ki: ‘Diyelim ki bana acımadın, kendi kendine ne diye zulmettin?’ Tanrı, o anda meleklere dedi ki: ‘Peygamberliğe Musa yaraşır.’ “(Mesnevî, cilt 6, yaprak 1202-1203, beyit 3283-3286).

Dinlerin Kardeşliği

Bazı kaynaklar Mevlânâ’nın “Bazâ her onçe hestî, bazâ” diye başlayan “Kimsen, neysen gene gel” dörtlüğünü başkasına bağlamaya çalışır. Ama bu sav kanıtlanamamıştır. Gerek mi var hem buna? Bütün Mesnevî, Fihi mâ fih baştan başa dinlerin kardeşliğini işler durur. Hünkâr’a göre Hazreti Ömer, düşünde Allah’ın sesini duyar. Mevlânâ, buna ilişkin dizeleri sıralarken Tanrı sesinin, bütün milletleri nasıl birleştirdiğini anlatır ve üç dinin şovenistlerini de uyandırır:

“O bir sesti. Her sesin, her nağmenin aslı olan ses. Seslerin aslı, kalıcı olanı O’dur. Ötekiler yankısı… Türk, Kürt, Zenci, Arap, Acem… Tüm uluslar, kulaksız ve dudaksız, bu sesi anlarlar. Hatta, Türk, Arap, Acem, Zenci bir yana, o sesi dağlar taşlar bile duymuştur.” (Mesnevî, cilt 1, yaprak 104, beyit 2107-2109).

“Namazın selam bölümünde esenlik dilemede, tam selam verileceği sırada bütün peygamberler övülmüş olur. Hepsinin övülmesi, birbiriyle yoğrulur. Övgüler birbirine karışır. Destilerdeki sular birbirlerine nasıl dökülürse! Çünkü övülen aslında bir kişiden fazla değildir. Bu nedenledir ki tüm dinler, mezhepler, ancak tek bir mezhepten ibarettir.” (Mesnevî, cilt 3, yaprak 488, beyit 2122-2124).

“Yüz tane kitap olsa hepsi bir bölümdür. Yüz tarafta da bir tek mihraba dönülür.” (Mesnevî, cilt 8, yaprak 1221, beyit 6667).

BİTTİ


Şardağ, R. (1990, Aralık 17). Bilge-İnsan ve Allah Tutkunu Mevlana (7). Milliyet, s. 15. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın