ANAP’ı değil, bazı ANAP’lıları düşünüyorum

ANAP, yüzde yirminin üzerine çıkabilir mi? Hatta bütün para musluklarını açıp tükettiği halde %20’yi olsun tutturabilir mi? Sanmıyorum. Bu partinin kuruluşunda ve en az dört beş yıl süren atılımında Özal’la birlikte akıl, beceri ve uğraşlarını birleştirmiş olan arkadaşları, Ekim ayında hayal kırıklığına uğramayacaklar mı? ANAP’ın, en iyimser bir belkilikle DYP ve SHP’nin arkasında kalması karşısında partiye iyi iz bırakmış dost ANAP’lılar, nasıl bir hüznün içine kapanacaklar; şimdi bunu düşünüyorum ve düşündükçe de üzülüyorum.

Sözgelimi bir Kaya Erdem, bir Avni Akyol, bir eski Meclis Başkanı Necmettin Karaduman, bir Dışişleri Bakanı Safa Giray, eski Kültür bakanlarından Taşçıoğlu, su katılmamış bir Türkmen çocuğu olan Aküzüm, arı duru yaradılışı güzel bir kalbin sahibi, çalışkan Akarcalı ve daha en az kırk elliye yakın ANAP’lı milletvekillerinin, ya da eski bakanların, ANAP’zede değil, Özalzede olmaktan gelen acıyı yüreklerinde nasıl duyacaklarını şimdi hüzünle göz önüne getiriyorum.

DAVA ANAP’TAN KURTULMAK MI?

Bağımsız, siyaset dışı bir yazar olarak bence asıl dava, Anayasa’yı ve Cumhurbaşkanlığı makamının arılık ve yüceliğini bir yana fırlatmış olan Sayın Turgut Özal’ın kendisinden kurtulmaktadır. Yıllar yılı ANAP’ı, onunla birlikte omuzlamış ülkücü milletvekillerinin, seçim sonu içine düşecekleri hüzün, şimdiden hepsini düşündürüyor olmalı.

Milli Eğitim Bakanlığı kuruldu kurulalı Avni Akyol gibi deneyimli, ülkücü, Atatürkçü bir bakan göremedik. Kültür Bakanlığı’na, anlam, etkinlik ve insancıllık kazandıran Zeybek, siyasal yazgısını kendisine yakın bulduğu bir başka partide sürdürecek. Ama ya öteki saydıklarım?

Sayın Özal’ın makamını da partisini de yıpratan konuşmalarına karşı ANAP’lıların susuşunda, tarihe karşı görevlerini yapamamanın ezikliği, yanık kokusu gibi genizleri tıkıyor. Sözgelimi Sayın Kaya Erdem’i düşünüyorum. Yola, Özal’la birlikte çıkanlardan. Aradan bir ya da bir buçuk dönem geçer geçmez Turgut Bey, bu ülkü arkadaşını unutuverdi. Onun gibi nice deneyimli, düşünce yapıları sağlam ve partiyi ilk dönemlerde başarıya ulaştırmış, kişilikli ANAP’lıları unutuverdi. Her şeyin en doğrusunu salt kendi bilir sanarak gemiyi, çarkçısız, uzmansız tek şaşına getiriverdi. Sözgelimi Köşk’te büyükelçi düzeyinde bir Cumhurbaşkanı sözcümüz var. Kendisine, görevi sorulduğunda, bir gazeteciye, “Sayın Özal’ın canı sıkıldığı zamanlar öteki siyasilerin taklitlerini yapıp güldürüyorum” diyebiliyor.

AVNİ AKYOL

Bir Milli Eğitim Bakanımız var ki işlerine, Özal dahil kimseyi bulaştırmıyor. Partizanlığı, haksızlığı, bilgisizlik ve ışıksızlığı Milli Eğitim’in kapısında kışkış etmiş. Kısa dönem içine neler sığdırmamış ki? Çağdaş, laik, demokratik temellere dayalı, kişilikli ve bilinçli bir Milli Eğitim’in hedefine doğru ilerliyor. ANAP’a karşı olanlar bile, hemen bütünü ile kendisini desteklerken, onu, açık ve sinsice köstekleyenler yine ANAP’lılar oluyor. Seçime, Milli Eğitim’de başarı bayrağını çekmiş olarak giren Akyol’un Milli Savunma Bakanlığı’ndan, ilkeleri doğrultusunda rest çekerek ayrılan Safa Giray’ın ve daha pek çok, nitelikli ANAP’lıların uğrayacakları bir seçim yenilgisinde, en çok, bu başarılı ANAP’lılara üzülüyorum. Düşünün: Çocuk, lise son sınıfta… Bir ya da iki dersten bütünlemeye takılmış, ama üniversite sınavlarında üstün bir puanla önlerde. Bu çocuklar, Akyol’dan önce hep yanmışlardı. Lise öğretmenler kurulu toplanıp, ”Ne yapalım efendim, sınıfını geçirelim mi, geçirmeyelim mi?” diye boşla, hava civa ile meşgul olurdu. İlk kez bir Milli Eğitim Bakanı çıkıyor, “Öyle şart şurt yok! Çocuk üniversite sınavlarında başarılı, lisede takıntılı… Öğretmenler kurulu toplanıp hemen sınıfını geçirsin.! Öğrencinin lisedeki başarısızlığında öğrencinin dışında nedenler arayın!” diyor. Evet, Milli Eğitim Bakanı, eğitim sorununu, önce olumsuz yanları ile ortaya koymuştur. “Öğrenci, kendisine, ailesine, toplumumuza yabancılaşmış, kişiliklilik, bilinçlilik, gerçekçilik ve araştırıcılık, hatta yaratıcılık ortadan kalkmış. Yalnız kendi mutluluğunu düşünür bir hale gelmiş. Akılcılıktan kopmuş” diyor. Sonra da bu olumsuzlukları, tek tek olumluya dönüştürmenin yollarını araştırıyor. Milli Eğitim’i karabasan gibi sarmış olan karanlıkları tek tek yırtıyor.

AMA YAZIK

Yazık, çünkü bu ülküsel hizmetleri ve ANAP’ın geçmişteki güzel uğraşlarını; Sayın Özal, afedersiniz ama biraz mürekkep yalamış hiçbir insanın cesaret edemeyeceği çıkışlarla olumsuzluğa doğru zorlayıp duruyor. Kendisi olmasa ANAP’ın, yüzde onu bile tutturamayacağını bas bas bağırarak daha şimdiden partisinin yenilgisine çarşaf tutuyor. Hatunu da 12 Eylül’den önce sayın Demirel’in şapkasını alıp gidişinden söz ediyor ve ANAP propagandasını bir yandan Fransız uzmanı yönlendiriyor, bir yandan da Semra Hanım, kendince yönlendirmeye çalışıyor. Buna karşı ANAP’lıların, üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi susmaları hüzünle izliyorum.

12 Eylül’den sonraki seçimde, ANAP iktidardadır. Sayın Özal Başbakan’dır. Resmi toplantılarda Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı’nın ardında yer alması gerekir. Ne diye, yıllarca üç konsey üyesinin arkasından süklüm püklüm gittin? Demirel’in şapkası, ANAP’ın kafasına geçmeden önce iktidar partisinin, Sayın Özal ve eşinin ağızlarına siyasal bandrol koymaları gerekecek sanıyorum.

Evet, yakında, televizyon ve meydanlarda siyaset ile ANAP nutukları atmaya başlayacak olan Sayın Özal’la, bir zamanların başarılı partisi olan ANAP’ı yazık ki başta sevgili Akyol olmak üzere, öteki başarılı evlatları da kurtaramayacaktır.


Şardağ, R. (1991, Eylül 8). ANAP’ı Değil Bazı ANAP’lıları Düşünüyorum. Milliyet, s. 13. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın