Kucak dolusu şiir

Sadelik, burçlarına çok zor çıkılan bir kale.
Çıkın! Gerçek şiirin tepesine, yalınlık bayrağını asın!

Rüştü Şardağ

Siyasetin derin çalkantıları, ülkemizin büyük iç, dış sorunları arasında bile okurlarımdan her hafta şiirler yağıyor. Bin bir umutla gönderilen yazılı, ya da basılı örneklere, sahiplerinin adlarıyla değinmek onlarda kırgınlık yaratabilir Genel olarak güzel şiirde aradığımız niteliklere değinip geçelim istedik. İncinmesinler, umutları kırılmasın.

FALİH RIFKI’NIN ANLATTIĞI

1944’lü yıllardaydı. Ulus’un edebiyat ekinde, çağdaş şiirleri değerlendirmeye dönük yazılar yazdığım günlerde, rahmetli F. R. Atay’ın bir anısını dinledim. Şiir heveslisi gençlere ulaştırıyorum:

“Şardağ, bir lise son sınıf öğrencisi gelmiş, bana incelemem için bazı şiirlerini bırakmış. ‘mış’ diyorum, çünkü gazetenin bunca telaşı içinde, benim, o örneklerden haberim olamayacak, onları inceleyemeyecek kadar doluyum.

Aradan yıllar geçmiş… Bir gün odama bir yüzbaşı girdi. Çakı gibi bir selam verdikten sonra, “Sayın üstadım’ dedi, ‘Size teşekkür borçluyum; onu duyurmaya geldim. Yıllarca önce lise öğrencisiyken size nasıl bulacağınızı öğrenmek üzere şiirlerimi getirmiştim. Üç gün sonra gelmemi söylediniz. Geldim. Bana, ‘Yavrum kusura bakma, ben şiirlerinde pek bir şey bulamadım’ demiştiniz. Ben de bu yanlış yolu bıraktım, asker oldum; size teşekkür etmeye geldim.”

Hemen kendimi topladım ve ‘Yüzbaşım’ dedim, “Ben böyle bir olayı anımsamıyorum bile. Ama iyi ki şiir yolunu bırakmışsınız. Ben beğenmedim diye siz kendinizi böylesi umutsuzluğa kaptırmışsanız, kusura bakmayın, ama siz zati şair olamazmışsınız.”

Bunu neden mi vurguladım? Gazetede isim vererek olumsuzluğa itilmenizi istemem. Bu yüzden de genel konuşayım istedim, şiir üzerine.

ŞİİRİN İLK MALZEMESİ

Evet, ilk malzeme, kullandığınız dildir elbet. Şiire özgü yeni sözcükler ortaya atacak değilsiniz, ama herkesin bilip tanıdığı o sözcüklerle hiç söylenmemiş, benzeri görülmemiş dünyalara ineceksiniz. Eğer, Midhat Cemal’seniz o alışık olduğumuz sözcüklerden, bir yıldırım, bir şimşek patlatabilirsiniz:

“Bayrakları bayrak yapan, üstündeki kandır.
Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

“Şair toplumcudur.” “Şair, kişisel duygularını dile getirir.” “Şair devrimcidir.” “Şair, hayallerinin insanıdır” ve daha pek çok akım isimleri falan… Bunların hiçbirine inanmayın. Ozan; kişiselliğini mi, küçük çevresini mi, toplumu mu anlatacak, ne yapacaksa bu kuru sözcüklerin cümbüşünden çıkarmayacak mı bunu ortaya?

Ahmet Kutsi Tecer’in sevgili hep yanında, gönül gönüle, diz dize. Ama şair, kaprisli ya da “Ey sevgilim, sen olmasan, ya da seni kolay bulamasam” demek istiyor, yani zor elde etmek istiyor sevgilisini. Bildiğiniz sözcükleri serpiştiriyor. Ne ki ortada, görülmemiş tadılmamış bir dünya:

“Yâdımın âlemde loş gölgesini
Elimde bir âmâ gibi arasam”

Şair, tahtadan bal çıkaran bir hünerbazdır.

İÇ ÇAMAŞIRINIZI GÖSTERMEK OLUR MU?

İnsan yeni aldığı bir giysiyi, arkadaşlarına, “nasıl buldun” diye gösterebilir. Ama kalkıp da iç çamaşırını sıyırır ve “nasıl güzel mi” diye gösterebilir mi? Yakışık alır mı bu? İşte güzel şiire ulaşmanın püf noktası: Ozanın anlattığına, kendi sevgilisinin, kendi mutluluk, ya da mutsuzluklarını görürseniz “bana ne” der geçersiniz.

Siz de bu durumda kalem kullanırsanız başarının kapısını açamazsınız. Ne var ki bu, karamsar olmanızı da gerektirmiyor. Zamanla ulaşacaksınız elbet.

Ecole de France profesörüyken, yıllar önce yazılarını kıvançla izlediğim Paul Hazar’ın bir başyazısı vardı. Başlığı da şu: “Herkes biraz şairdir.” Şiiri böylesine sevmemizin, ona böylesine düşkünlüğümüzün başka bir nedeni olabilir mi? Ama Yunus’lar, Mevlânâ’lar, Fuzuli’ler, Bâki’ler, Ahmet Haşim’ler yetiştirmiş, çağdaş şiirimize onur katmış ozanlarımızı çok, çok okumak zorundayız. Neden?

AÇIK KAPI ZORLANIR MI?

Açılmış bir kapının tokmağını, boşuna zorladığınızda size sorarlar: ”Ne yapıyorsunuz?” Yanıtınız, “Açıyorum” olabilir mi? Size, “Zati kapı açık” demezler mi? Peki, sizden önce işlenmiş duygulardan, o cümbüşlü söz yumaklarından nasıl haberiniz olacak? Onların tümünü okumakla değil mi? Benim sevgili okurlarım, öyleyse önceleri yazılıp söylenmiş Türk şiirlerini, yabancı dil bilmiyorsanız çeviri şiirleri sindire sindire okuyacaksınız ki sizde yeni fidanların tomurcuklandığını göresiniz. Bana gücenmeyin, şiir yazıp gönderen okurlarım! O yüzbaşı gibi hemen umutlarınız kırılmasın. Demircilik, boyacılık, kunduracılık yapmak için bile beceri, uğraş, çaba ve zaman gerekmiyor mu?

AYRIM YAPMADAN

Saygıdeğer ve amatör ozanlarım! Bir şey daha var önemli olan: Türk şiirinin her çağını, her akım ve anlayış içinde olanını ayrım yapmadan, yan tutmadan okuyun! Yani güzelliği, dış görüntülere, biçimlere göre değil, iç dünyalara inerek yakalayın. Tanzimatçılar ve günümüz çağdaş ozanlarının pek çoğu, Divan şiirine “tu kaka” dediler. Siz bunlara gülüp geçin. İlle de “Divan” diyenlere de aldırmayın.

YALINLIK

Sakın, güzel şiiri, yalın söyleniş örneklerden ayırmayasanız.

“Biz de yalın söylüyoruz; rahatça anlaşılıyor”a da kaptırmayın kendinizi. En zor olan, “yalın söylenmiş” sanısını uyandırabilmektir. Şair bu yalınlığa ulaşabilmek için kahrolur. Fakat insanda, “Hah! Tam benim söyleyeceğim gibi” sanısı uyanır. Âşık Veysel, ne kolay söylemiş gibi değil mi:

“Güzelliğin on para etmez,
Bu bendeki aşk olmasa”

Süleymaniye kitaplığında 79 sayı ile kayda geçmiş olan Esrar Dede’nin, İranlı Örfi’nin kasidelerine yazdığı önsözünde Örfi’den ileterek verdiği bilgiye bakın:

Örfi diyor ki, “Yalın bir eserin varsa söyle”. XIV. yüzyılın ozanıdır Örfi.

Sadelik, burçlarına çok zor çıkılan bir kale. Çıkın! Gerçek şiirin tepesine yalınlık bayrağını asın!


Şardağ, R. (1991, Kasım 10). Kucak Dolusu Şiir. Milliyet, s. 15.


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın