
Milli Eğitim Bakanlığı’nın liselerde okuttuğu kitaplar, hem yöntem, hem içerik bakımından dîvan şiirini sevdirici değil. Hatta bu şiirden tiksindirici de.
Bakanlığın kurduğu, başkanlığını naçiz şahsıma bırakılan komisyonda, çok değerli arkadaşlarla bu konuda aldığımız karar şuydu:
“Dünyada ve bizde dîvan şiirine özgün bir akım olarak bakılır. Ama çocuklarımız bu edebiyattan yılgın. Çünkü yöntem bozuk. Aruz kalıplarını ezberletmek, metinlerin aslını okutturmaya çalışmak, bir divanda kullanılan münâcât, ma’t, mi’râciyye, kaside, medhiye gazel, kıt’a, rubâi, beş dizelerden başlayarak yeni muhammes’ten, muaşşer’e (10 dizeliler)e kadar bütün biçimsel nitelikleri, o körpe beyinlere tıkıştırmaya çalışmak.. Halbuki, bu edebiyatı akım olarak yıkan bu kalıplaşmalar ve yapmacıklar ve yinelemelerdir. Bunları aştınız mı, dîvan şiiri pırıl pırıl!..”
Evet, bu yapma, soğuk ve de artık çirkinleşmiş duvarları yıktıktan sonra asıl pırlantalarla karşılaşacaksınız.
İşte biz bu konuda bir bildiride bulunduk diye dost bir kalem, insafın adını da unutarak “Şardağ, dîvan şiirini kaldırıyor” diye işin aslını soruşturmadan karalayıcı bir kalem kullandı. Yanıt vermek gereğini duymadık. Çünkü biz bunun yanıtını yirmi yılı aşkın bir zaman önce İnkılap Kitabevi’nin yayınladığı “Klasik divan şiirimiz” adlı eserimizle vermiştik. Divan şiirinde güzeli arayacak, onu çirkin olana bulaştırmayacağız ki!
Kanuni ölmüş. Baki ünlü bir mersiyye (ağıt) yazmış. Buyurun okuyun:
“Ey pâybend-i dâmgeh-i kayd ü nâm ü nenk,
Tâ key hevâ-i meşgale-i dehr-i bî direnk”
İyi ama biz de diyoruz ki çocuklarımızı beyin humması yapacak olan bu sözleri, duygulu, ritimli olarak, öz dilimizle onlara sunamaz mıyız:
“Ey nam ve şan tuzağına tutulmuş insan!
Ne vakte dek sürecek, heves peşinde koşman!”
Yani, “Kanuni gibi bir arslan gitti. Sen hangi akılla, hâlâ nam ve şan peşinde koşuyorsun?”
Demek bu şiiri sevdirmek için çocukların beynini rahatlatacağız. Onlara, o güzelim şiirleri, musikili bir dille ve öztürkçe olarak tattıracağız.
YA KELİME OYUNCULUĞU
Karşınıza çıkabileceklerin bir bölümü de, dudak bükerek, “iyi ama bir sürü kelime oyunu yapmışlar” diyor. Piere Loti’nin İzlanda Balıkçısı’ndaki büyük lirizme, insancıllığa ulaşmak için kilolarca sözcüğü sırtlamak zorunda kalıyorsunuz ya! Koca Balzac, bir odayı tasvire kalkmasın! İskemlelerin hangi çeşit ağaçtan, pencere örtülerinin, hangi tür ve nitelikte bulunduğundan sayfalar ve kalemler tüketir. Bu nedenledir ki Balzac’ın aşırı gözlemciliğine dokunan Julien Benda, bir yazısında, “hey gidi koca Balzacak! Gözlemcilik uğruna nice nice kâğıt, kalem yiyen Balzac!” der.
“Bizim divan şairlerimizin söz oyunbazlıklarını geçiverirsiniz” ama içlerinde öyleleri var ki!
İşte “bulamam” redifli bir söz incisi, Abdi’den. Halini sevgilisine duyurmak için onu, yalnız bulamıyor. Yalnız bulduğu bir an geliyor; bu sefer âşık şair, tutkusundan hayranlığından kendisini kaybediyor, kendini bulamıyor:
“Ârz-ı hâl etmeğe cânâ, seni tenhâ bulamam.
Seni tenhâ bulucak, kendimi kat’a, bulamam.”
Alın bir söz oyunculuğu daha. Nasıl feda edebilirsin? Şair; yaşlılar genç sevgilileri yeğliyor diye ayıplanıyor. “Öyle ama efendim, bazı öylesine güzellerle karşılaşılır ki onu seyrederken irade elden gider” anlamına “ihtiyar elden gider” diyor. Ozan diyor da ihtiyar’ı hem yaşlı, hem irade anlamıyla kullanıyor:
“Nevcivan sevmekle ben piranı ta’yip eylemem.
Hüsn olur ki seyrederken ihtiyar elden gider.”
İyi ama bu söz oyunculuğu bizde, Arap ve İran’da var. Batı’da yok ki! Batı’da yok diye kıvanç, tat duyduğumuz niteliklerin hepsini “tu kaka” diye fırlatıp atabiliyor muyuz?
YA TOPLUM
“Divan şiirinde toplum yok.” Böyle belletildi çocuklara. Hâlâ da böyle belletiliyor. Çünkü bizim eski dostumuz, eski Milli Eğitim Bakanı Avni Akyol, pek çok başarılı işe birden girişince sanırım, bu edebiyat kolunun görüşlerini uygulamaya pek fırsat bulamadı. Halbuki divan şiirinde “dehr, devr, zaman” olarak geçen sözcüklerin hepsi topluma dönüktür. Toplum mu yok? Nişânizâde “Devlette üst katı tutmuş olanların bahçelerindeki meyvelere imrenme ki onları, yoksulların göz yaşları sulamaktadır” diyor. Bunu alıp günümüz toplumuna uyduramaz mısınız?
“İmrenme görüp meyve-i bâğın, ümerânın
Kim sûlar anı, gözleri yâşı fukaranın.”
“Divan şiirinde toplum yok” diye o çürük yargıları yıllarca savurup duranlara bakmayın siz! Biz bu görüşleri kitaplarımızla çürüttük, ama yine de dokunmada fayda görüyoruz.
Bizim ANAP’a, dünkü ANAP hükümetlerine garazımız yok. Yaptıkları güzel hizmetlerini de gördük, yazdık ve Sayın Özal’ın kendisine de yüzyüzeyken söyledik. Ne var ki çöp bidonlarından lahmacun(*) parçaları çıkarıp yediklerini de Allah’ın buna razı olmayacağını da ekledik. Şimdi bırakın, padişahların tek hükümran olduğu yüzyıllarda, divan şairleri, toplumu işlemedikleri sanılan bu ozanlar, aslında baştanbaşa toplum eleştirileriyle dolu. Nevres-i Kadîm günümüz diliyle ne diyor:
“Öyle yüksekten laf etme ki başın gururla yükselmesin. Kafaları uçuranların çoğu hep yüksekten uçmuşlar. Yani başkalarını küçük görmüşler. Ey Nevres! hiç kimse işlerinde başarıya ulaşamaz: Eğer çaresizlerin, yoksulların işini yüzüstü bırakırsa.” (**)
Bana tomar tomar şiir gönderen sevgili okurlarım! Türk milletinin şu ufacık Avrupa karşısında çok büyük bir geçmişi, en az ikibin yıllık geçmişinde de kendi alfabeleri, kendi ezgileri, kendi şiirleri, kendisine özgü, her milletten önce oluşturduğu sanat ve mimarlık eserleri var. Yazık ki bunlar üzerinde uğraş verenlerin öncüleri yine Avrupalılar. Ayaklarınız, geçmişlere yapışıp kalmasın, ama bir geçmişiniz olduğunu da unutmayın. Şiiriniz özgün, kişilikli olsun istiyorsanız. En çağdaş ozanları emercesine okurken Asya ezgilerinize ve divan şiirimize eğilmeyi unutmayın. Haftaya sağ kalmak nasip olursa divan şiirimizin aşk cephesindeki derinliğine, dünyada hiçbir ulusta rastlayamayacağınız niteliğine inmeye çalışacağız.
(*) Sözcüğünün aslı Arapçada “lahm’ül acîn”dir. Yani etli ekmek anlamına gelir.
(**)
“Yüksekten etme laf ki yükselmesin başın,
Yüksekten uçmuş ekseri berdâr olanların.
Nevres muvaffak olamaz umurunda hiç o kim
Tatil eder umurunu nâçar olanların.”
Şardağ, R. (1991, Kasım 24). Dîvan Şiirine Bakalım. Milliyet, s. 15.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

