Klasik şiirimizde aşk

Bir dîvan doldurma zorunluluğu düşünün. Rakiplerinden aşağı kalmamak için alfabenin bütün harflerini kafiye olarak kullanma yarışı içinde en esprili, en güzel gazelleri sıralayacaksın. Osmanlı Türklerinin benimsediği Arap ve bazı da Fars harflerinin hepsiyle birlikte, sık sık kendini zorlayarak gazeller yazacaksın. Diyelim sonu “b” harfiyle biten gazel dolduracaksınız. “Kitab, bâb, müâb, icâb, gülnâb” gibi.. Her üç dildeki bütün sözcükleri tarayıp ortaya çıkaracak, “İşte rakiplerimden geri kalmadım” diye de sevineceksin.

GÜZEL Mİ

Değil efendim, değil! Bu nedenledir ki beşyüz yıl sonra gelen kuşaklar dîvan akımının tozunu çıkardılar. Edebiyat okulu ve akımı olarak yıkıldı. İyi ama o beşyüz yılın insanları zevk yoksulları mıymışlar ki bu akıma, hele o gazellere tutkulu bir gönül bekçiliği yaptılar? Padişahlardan yeniçeri ağalarına, Sadr-ı a’zamlardan tarihçilere, devlet paşalarından Şeyh’ul İslâmlara kadar birbirleriyle yarıştılar. Hatta birbirlerinin beğendikleri gazellerini kıskanarak nazireler, (benzeti) hatta bazı kez aslından güzel gazel nazireleri yazdılar?

ÇİRKİNİ AT, GÜZELİ AL

Eleştiri, güzeli gün ışığına çıkarmak değil mi? Biz de kitabımızda bunu önerdik, yazılarımızda, konuşmalarımızda bunu savunuyoruz. Günümüz Türkçesine bütün şiirlilikleri içinde aktardığımızda, dîvan gazelleri geleneklere uyarak aşktır, şaraptır, gönül adamlığıdır; insanlığı süzüştür.

Önemli olan şu: Neler söyledi bu gazeller yüzyıllarca? Aşk!. Şarap, kalenderlik, kendi yeteneğini öğmek gibi olanlarını geçiniz. Biz aşka, dîvan şiirindeki aşka dönüyoruz:

Yüzyılımızın ünlü ozanlarını, önce de yazdık, kitapladık, söyleşilerimizde yineledik. Bu aşk, gerçek, birlikte olunulmuş, ellerine ve dudaklarına değinilmiş sevgililerin aşkı mıdır?

Hayır efendim, hayır! Tadılmamışlığı, tadılmışlığın en gerçeğiymiş gibi sunabilen bir aşk.. Varmış gibi bir sevgili.. Vefasız, dudaklarından öptürmeyen, öptürebilmek için nakit, karşılık olarak aşığın canını isteyen sevgili.. Bu dîvan ozanlarının elleri, birden çok yar yanaklarında dolaşmıştır. Savaş dönüşlerinde, başka ulusların güzellerinden de tadlanılmıştır. Ama yok işte! Bu gazellerdeki sevgide, çekilen öldüresiye çilelerde gerçek sevgiliyi, gerçek vefasızlığı ve gerçek kahroluşu besleyen neden yok.

İran şiirinin etkisi olmadı değil. Ancak klasik ozanlarımız sahici olmayan bir ıztırabın gönüllüleri olup çıktılar. Dinleyin Nevres-i Kadîm’i:

Bi derdim ey felek bana bir gam ted’arik et.
Bir başka zevk, özge bir âlem tedarik et.”

Nef’iAsıl belaya bak sen, gönül, senden gelen belaya alıştı. Gönüle senden gam da gelse sevinç nedeni oluyor” diyor:

Belâ budur ki belâlarınla alıştı gönül.
Gamın da gelse dile, bâle-i meserret oluyor.”

Adını ile pek duymadıklarınızdan bir şair, Abdi var: “Sevgilim” diyor, “Maksadın, düşmanlığın cana ise gel, öldür! Böyle taksit taksit öldürüp bekletmenin de borçlusu değiliz ki!”

“Garazın can ise gel, al; öldür.
Borcumuz var mı intizâra dahi!”

Hem bu artık inanılmış, şairin kendi hayal dünyasında yarattığı bir sevgilidir. Dünya edebiyatında büyük aşklar yaşamış, onları anlatan, mutlu, ya da mutsuz örnekler dolu; ama yaşanmış. Bağdatlı Ruhi’nin hayalsi sevgilisi, rakibine gitmiş. Şair buna üzülmüyor ki! Yarattığı esprinin güzelliğine bakın siz:

Ey rakibim, beni o ezinçler, üzgüler köşesinde yalnız sanma. Yar sende kalıyorsa elemi de bende yatıyor.”

“Günc-i mihnette rakîbâ, beni tenhâ sanma.
Yâr, ger sende yatursa elemi bende yatur.”

Alın, Kafzade Fâizi’yi: “Yüz parça olur bu gönül; ayrılığın zulmüne yine de doymaz. Sanki bir kânedir o, acıların, insanı çökerten kahırların zehrine doymaz” diyor;

“Sad pâre olur dil, sitem-i firkate doymaz.
Bir kâsedir ol, zehr-i gam ü mihnete doymaz.”

Uzun yıllar bu ulaşılamamış aşkları Allah’a o en büyük, gerçek sevgiliye bağlayarak açıkladılar. Bunda gerçeğin payı vardır elbet! Gün batarken insanın tüm sevgileri tasavvufun da etkisiyle o en büyük sevgiliye dönüşebilir. Nitekim bazı şiirlerde bu görülüyor da. Şairin adını, kitaplığımdan, ülkemden uzakta olduğum için anımsayamadım. İşte bir örnek:

Tende canım yoğ iken ben tâlib-i canan idim.
Aşk sahrasına düşmüş zâr ü sergerdan idim.
Etmemişti Kâ’benin bünyâdını dâhi Halil,
Kâ’be-i hüsnüne karşı ben sana kurban idim.”

Ama bu örnekler bizim, en az otuzbeş yıldan beri savunduğumuz görüşleri yıkmaz ki! beşyüz yıldır ulaşılmamış bir sevgili peşinde, melal yarışına çıkmış, hemen bütün dîvan ozanlarımız. Sevgililerin kimlikleri yok. Görülmemiş, sevilmemiş, hayalde yaratılmışlar. Victor Hugo,Şair fikir yaratır” demiş. Bunlar da aşkı, cananı, çekilen kahırları yaratmışlar. Dünyaya, bizim naçiz görüşümüzle çevrilecek olunursa oralarda da yeni yangınlar yaratabilir. Esprinin şiirleşen dizelerindeki şu güzelliğe bakın: “Aşık, bir an önce, aşk acılarıyla neden mi bedenini eritmeye, yok etmeye çalışıyor? Tabutu taşınırken kimselere yük olmasın diye.”

“Aşık, itn’a-yı vücud eylemeden kasdı budur.
İstemez kimseye bâr olduğunu tâbûtun.”

İşte bu hayalde yaratılmış sevgililerin, hayal peteğinde oluşmuş yalan marka kahırlı, ama ballı şiirleri.. Klasik musikimiz de hep bu şiirler üzerine kuruldu. Dinlerken, o hüznü içerik sözlerin, ıztırabı dillendirmiş bestelerinden benzeri zor bulunur tatlımsı hüzünle duygulanıyoruz. Nedim ki, “Şiirlerinde gerçek sevgiliyi dillendirir” diye, öğrencilere, yıllar yılı kıtırları attık durduk. O değil mi, bize, “Ey Nedim! Bu kentte, senin anlattığın güzelden eser yok ki! Galiba sana bir peri görünmüş; ya da hayale kaptırmışsın” diyen:

Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedim!
Bir peri suret görünmüş, bir hayal olmuş sana.”


Şardağ, R. (1991, Aralık 8). Klasik Şiirimizde Aşk. Milliyet, s. 15. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın