
Resmi ve özel televizyonlarımızı izliyorsunuz. Güzel Türkçemizin söylenişindeki yanlışlar dikkatinizi çekmiyor mu? Yeşilçam’dan,, ne yazık ki Devlet Tiyatrolarımızın oyuncularından çoğu, bu yanlışlıklara, bile bile “Böylesi daha güzel” kanısı içinde girişiyor. Bazı genç yazarlarımız da katılıyor bu kervana. Hemen her akşam, özel televizyonlarımızda ve dost Kerim Aydın’ın Genel Müdürü olduğu devlet televizyonunda, “mu” hecesi uzatılarak söylenen “umûd ederim”, “umût ediyorum” lardan tiksinen pek çok okuyucumuz, mektuplarında beni uyarıyor. Sözcüğün aslı, bilirsiniz, Arapça “ommid” den gelir. İstanbul’umuzun güzelim ağzı, onu “ümid” yapmış. Türk Dil Kurumu ise daha özleştirip “umut” demiş. Yeni yetişen gençlerimiz, neden “umut ederim”, hatta daha yaraşırı olan “umarım” varken, “umud” un ikinci hecesini uzatmadalar? Bu ve bunun gibi pek çok yanlış, bilgisizlikten mi doğuyor, yoksa, “Böyle söylesek de olur” başıbozukluğundan mı?
DİLİMİZDE UZATMA YOK
Türkçenin yapısında uzatma yok ki! Biz Ural-Altay dil grubundayız. Heceler sayısaldır, Hint-Avrupa dillerinde olduğu gibi niteliksel değil. Arapçada, Farsçada ve tüm Avrupa dillerinde -hecelerin bazıları uzar- İranlı, “anne” ye “mâder”; Arap, “vâlide” derken ilk heceyi uzatır. Fransız’ın “la mère” de ikinci heceyi uzatması gibi. Bu kural, bizim öz dilimizde de geçerliymiş gibi, yine tüm televizyonlarımızın genç orta yaşlı sunucu ve konuşmacıları, “yararına” sözcüğünü, ikinci hecesini uzatarak, “yarârına” laştırıyor. Bu sütunlara sığmayan daha nice potlar, sorumsuzluklar: “Eşkâl” ikinci hece kalınlaştırılarak söyleniyor, “Hakkâri”, ikinci hecesi yine kalın okunarak bozuluyor. Sanırım bir kez daha söylemiştik: “rüzgâr” ı hâlâ, “ruzgâr” okuyan, söyleyenler var.
İSTANBUL SÖYLEŞİSİ
Fransa’nın kültür merkezi Paris, İngiltere’nin Londra’dır. Ama İran’ın kültür ve irfan merkezi Şiraz, Türkiye’ninse İstanbul’dur. İstanbul söyleyişinde “bir kere” deriz. Gelin görün ki sayın Aziz Üstel’in televizyona ve Hürriyet gazetesine yansıyan güzel söyleyişlerinde, “bir” in son harfi atılmış “bikere” leşmiş. İki içtenlikli dost arasında bu, hoş görülür. Ne ki gazete, televizyon gibi milyonlara ses ulaştıran kuruluşlarda, olmaz değil mi?
Farsçada iki yakın dost karşılaştıklarında “Nasılsın, iyi misin?” anlamına, “hâletun hube” der. Ama içtenlikli olmadığı kimseyle böyle konuşulmaz. Gazete, televizyon, asla bu bozulmuş tümceyi yansıtmaz: “Ahvâl-e şomâ hübest” denir.
PULUR’A ALDANIYORLAR
Sevgili dost, değerli yazar Pulur fıkralarında, Arapların “hezel” Osmanlı Türklerinin “zehr-i hand” dediği tatlı iğne batırış ustasıdır; zaman zaman yazılarında “Bu işin imkânı yok” demez de alayımsı ve iğneleyici olarak, “Bu işin mümkünü yok, mümkünâtı yok” der. Bunu ciddiye alan bazı genç yazarlarımız en ciddi konularda bu “kasıtlı yanlış”ı ciddi olarak kullanır oldular.
OSMANLICA HASTALIĞI
Gencecik yazarlarımızda, Osmanlı Türkçesinde çoktan unutulmuş sözcüklerle Frenkçe patlatmak hastalığı başladı. Bir yazar, “acilen” i, “acîlen” e dönüştürmüş. Eski dil kurumunun yerleştirdiği ve tutturduğu “ivedi” neden kullanılmaz? Hele hele son birkaç yıl içinde, önce siyasilerimize, sonra da onlardan örnek alan gençlerimize Fransızca ve İngilizce sözler geliştirerek kurum satma hastalığı bulaştı. Her akşam televizyonlarımızda boy gösterenler, güzelim Türkçeleri dururken ne diye yabancı sözcükleri at sineği gibi ekranda zıplatır ya da yazarlarımız cümleleri arasına sıkıştırırlar? “En az”, “en küçük”, “küçücük” diyecek yerde, “minimum” tafrasına gerek var mı? Hafta içinde, kanalını anımsamıyorum, genç ve körpecik bir oğlumuz sunucu hanım kızımıza, “Aaktivite kazandırmak istiyoruz” diyor. Fransızca active’nin karşılığı olarak “etkinlik”, “canlılık” gibi sözcüklerden birisini olsun kullanamaz mıyız?
Eski Türk Dil Kurumu bazı aşırılığı ve zorlamacılığına karşın dilimize sevimli, cici, benimsenen sözcükler kazandırdı. Henüz yirmi beşine yaklaşırken, tıpkı bugünkü gibi bir Fransızcaya boğulmuş konuşmaları dinlemekten boğulur hâle gelmiştik. Adamın biri, “Evimi apartmanize etmek istiyorum” diyecek kadar gülünç olabiliyordu.
12 Eylül’ün kaldırdığı eski Türk Dil Kurumu’nun bazı zorlamaları yanında Türkçemize kazandırdığı sayısız sözcükler ve hizmetler var. Onun yerine geçen kurumdan beklentilerimiz çıkmadı. Gerçi milyonlara mal olmuş mucize (*) yi atıp ölü dilde kalmış “tansuk” u zorlamak, “hayal, vatan, millet” gibi binlerce sözü yenileriyle değiştirmek yanlıştı. Ama yeri gelince, “yurt”, “ulus” da kullanılır. Bana, “yurtsuz” derseniz yargıya başvurmam. Ne ki “vatansız” derseniz, iş değişir. Ozan, öylesine bir dize düşürür ki içinde geçen yurt sözcüğü altın bir pırıltıdır. Biz eski Türk Dil Kurumu’nun tutturduğu, halka, geniş çapta mal olmuş sözcüklerimizden vazgeçmeyelim. İlle “Eski Osmanlı Türkçesini biliyor” desinler ya da “Batı diline de sahip” sanısını uyandıralım diye zorlamalara, Türkçe saygısızlığına sapmayalım. Dilimize, eşek arısı gibi vızıldayan sözcükleri doldurmayalım. Dil başıbozukluğu, öylesine çirkin bir sınıra ulaştı ki!.
Sayın Üstel, televizyonda Ajda Pekkan’la söyleşirken, Pekkan’ın aklına, bir sözcüğün Türkçesi gelmedi. İngilizcesini söyledikten sonra Sayın Üstel’e döndü:
“-Ay!. Neydi Aziz, Türkçesi? Bir türlü aklıma gelmiyor.”
(*) Mucize: Sözcüğün aslı “mu’cize” dir.
Şardağ, R. (1992, Şubat 16). Vah Türkçemize. Milliyet, s. 15.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

