
Paris’te ve İstanbul’da tedavi görmekteyken gelen mektuplar, eski yanıtlayamadıklarımla birlikte yüzü geçiyor. Hepsini bölüm bölüm karşılayacağım. Yalnız son günlerde bana ulaşan iki önemli mektubu hemen yanıtlamak durumunda kaldım.
HER “ŞARDAĞ” AKRABAM DEĞİL
Değil, ama biz onu Elbistan’da, babamın eteğinde doğduğu Şardağ tepesinden aldık. Halbuki soyadını Yugoslav, Arnavut ve Romanya’ya kadar uzanan ünlü Şardağ’dan alanlar da var ve pek çok. Birgün İş Bankası Genel Müdür Yardımcısı Necdet Şardağ “Hocam” dedi, “Sizinle, akraba olduğumuzu bana soran o kadar çok insan var ki ben de ‘evet akrabayım’ diyorum” dedi. İki kızım, beş torunum var. Onları da içerik olmak üzere ailemde eşimden ve benden başka bu soyadını taşıyan ne kızlarım, ne de torunlarım var.
Ama özellikle Trakya ve Edirne’nin ötesindeki sınır aşırı kentlerden bu soyadını almış o kadar çok insan var ki!
İşte İzmir’den yazan, merhabamız olduğunu da anımsatan Sabri Karpat adlı okurum, dayanamayıp soruyor;
– “Hocam, burada Rumelili bir Şardağ ailesi var. Semra hanımın papatyalarından olan bir hanım. Şimdi de yeni hükümetin yandaşı herhalde. Çünki geçenlerde gazetelerde bir haber çıktı: ‘ünlü edebiyatçı, araştırmacı ve besteci Rüştü Şardağ’ın torunu Arzu Şardağ, Çevre Bakanı’nın İzmir’de bakanlık danışmanı’ olmuş. Sizin de torununuz olduğunu söylüyor.”
Tanıdım bu aileyi. Birgün, anne, kız, torun; Kültür Bakanlığı’na İzmir’de üç bin kitabımı bağışladığım bir tören sırasında, her yerde benim akrabam olduklarını söylediklerini belirttiler.
Bundan kıvanç duydum, ne diye üzüleyim! Hüseyin Rahmi Gürpınar, soyadı yasası gereği, çok yazdığı için kendisine Gürpınar’ı seçmişti. Sonra da aynı soyadlarını alanları araştırmış. Yaşamın son gününe yaklaşırken ve araştırma olanağı da kalmadığından herkes kendilerine hoş gelen herhangi bir soyadını benimsemiş. Ünlü romancı, bakmış bir soğuk demirci, bir nalbant, bir macuncu, bir öğretmen, bir de hallaçta kendi soyadı var. Onlarla tek tek konuşmuş. Hepsi de “Sizi seviyoruz. Soyadınızı da beğendiğimiz için kendimize yaraştırdık” diyorlar. O, buna kızmıştı, ama ben kızmıyor, sevgi, ilgi duyuyorum. Sonra bu ailenin Yugoslavya’dan göçmüş dedelerini de tanıdığım için mutlanıyorum. Ne ki Sayın Çevre Bakanı’na İzmir’e, Bakanlık danışmanı olarak atadığı Şardağ’ın benimle bir ilgisi bulunmadığını da duyurmak istiyorum.
Zonguldak’tan, yanlış okumadıysam, Emniyet Oteli’nden gönderdiği mektubunda soruyor: “Hacettepeli bir profesör, adını aklımda tutamadım, sizin yıllarca uğraşıp ortaya çıkardığınız Hünkâr Hacı Bektaş Veli’ye ilişkin Tefsir-i Besmele kitabınızı red ediyor. ‘O eser, Câfer bin Hasan’ındır.” diyor.
Sayın Mustafa Lebenoğlu’yu yanıtlarken her biri bir araştırma niteliğinde yirmiyi aşkın kitap yazmış bir kimseyi yalanlamaya kalkan o profumuzu da uyarıyorum. Geçen yıl Hacı Bektaş töreninde, paneli yönetirken tanıdım. Adını ben de unuttum. Bana “O yazıyı ben yazdım. O, Hacı Bektaş’ın değil” deyiverdi. Dinleyiciler karşısında tartışma konusu yapmadım, ama şimdi almak gereksiniminde olduğu dersini burada vermek zorundayım; dinlesin.
Bundan on yıl önce İran’ın Şiraz kentinde uluslararası Hâfız Kongresinin Başkanıyım. Fars edebiyatında otorite olan Alman İranoloğu Hans Royner, bana anımsatıyor:
– “Şardağ, ben de hocamdan duymuştum. Hacı Bektaş Veli’nin ‘Tefsir-i Besmele’ adlı eserine bir yerde rastladınız mı?”
İstanbul’da dokuz, Anadolu’da sekiz kitaplıktaki yazmaları tarayıp bulamayınca Veliahdların yaşadığı Manisa Kitap-Saray ‘da inceleme yapmak istedim. Akademide Türk Kültürü dersi okutma vesilesiyle öğleden sonraları kitaplıkta araştırma yapıyor, üç yıl sonra eseri buluyorum. Ve “Her yönü ile Hacı Bektaş Veli ve en yeni eseri Tefsir-i Besmele”, Özgür Yayınevi’nce yayınlanıyor. Bulduğum eserin fotoğrafını da kitabıma ekliyorum. Ankaralı Prof. Herhalde tam Farsça bilmiyor, ya da çekememezlik duygusu içinde gerçeklere gözlerini yummuş. Çünki kitabın bitiminde son cümleyle ve başlığını yazıyorum işte:
“Kitâb-e Tefsir-e Besmele maa Makalat-e Hacı Bektâş Rahmetullâh.”
Kurala uygun olarak sondan başa Türkçemize aktaralım:
“Allah rahmet eylesin Hacı Baktaş’ın makâlt’ı ile Tefsir-i Besmele kitabı.” “Maa” Arapça’da “ile” demektir. Ve bu “ile”, “Makalat” ile Tefsir-i Besmele’yi birbirine bağlar. Sayın profesörün sahip olması gereken bilgisini bir başka yönden de tazeliyoruz:
Kitabı yazan gerçekten Ca’fer bin Hasan‘dır, ama o, eseri telif eden değil kâtipliğini yapandır: Adamcağız zati bunu eserin sonunda söylemiş. Yazdığı tarihi belirttikten sonra, “Ketebetül abd’ül Fakîr elmüzennib’ül garik-i Rahmetullah Teâlâ Ca’fer bin Hasan“ der. “İnşallah Allah’ın rahmetine boğulur, günahkâr, yoksul bir kul olan Kâtibi Ca’fer bin Hasan” demektir bu.
Bilim dünyasından aldığımız teşekkür mektupları arasında böyle duyguca ufarak kalemler de çıkabilir. Büyük Ali, ne güzel söylemiş:
“Haset imanı kemirir.”
Şardağ, R. (1992, Mayıs 31). İki Okuruma İki Yanıt. Milliyet, s. 15.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

