
Gazete gazetedir. Senin Zeynep Hanım ve Özal ailesiyle ilgili anılarında bir ilginçlik ummuş olmalı ki onları yayınlıyor.
Ben de okuyorum. Ne yalan söyleyeyim, okurken içimde bir şeyler kırılıyor; ezinç duyuyorum. Cumhurbaşkanı’nın kızı ile evlenmede hiçbir şaşırtıcılık bulmam. Kendi alanında başarılı bir saz icracısı olman, birlikte yuva kuracağın kızın ailesini küçültücü, sarsıcı bir olay değil ki!. Üstelik Sayın Özal’ın eşi Semra Hanım, sahnelerin nitelikçe kısır virtüözlerine aşırı sevgi duyan, onları onurlandıran, onlarla onurlanan bir insan. Davulcu diye hafife alınmak istenilen, aslında becerikli bir caz icracısının, Zeynep kızımızı eş olarak istemesinde, Özalları küçültücü bir durum da söz konusu olamazdı.
ÖZALLAR NEYE KARŞIYDI
Bu satırların sahibi, sayın Özal ve eşinin yanlış yaptıkları, yanlış konuştukları, yanlış görüntüledikleri pek çok şeye, yıllardır karşı çıktı. Semra Hanım için “O Kadın” başlıklı yazısını yazdı. Sayın Özal’ın, sağlam bilgilere dayanmayan, yasaları inciten konuşmalarını eleştirdi. Hatta iyi anımsayacaksın, Bodrum festivalinde, elimde protokol davetiyesi, milletvekili olarak çağrıldığım yerde, ayakta bırakılmıştım da sana ve Zeynep’e ayrılan yerden Efe’nin ellerini çekmiştim. Sen da Zeynep’i avuttuğun o gece evlenme önerini yapmıştın. Bunu sayın Özal başbakanken kendisinden dinledim. Hatta sizin evliliğinizi tanımayan, kızına küskün olan Turgut Bey‘i, “Bu tutum İslâm’a da sığmaz. Evlenmişler artık; barışma gerekir.” diye uyarmıştım. İş, bu kadarla da bitmiş değil. Turgut Bey, bana “Bütün partili arkadaşlarım barışmamı istiyor, ben de reddediyorum. Mademki muhâlifim Şardağ bu konuda ısrarlı, karar verdim; yarın bu işi hayırlısıyla bitireceğim.” demişti.
Demek istediğim, Özal ailesine katılman, onlarca çok olağan bir şey. Ama sana tepki, sanatından gelmiyordu ki!
ANILARINI İZLEDİKÇE
Evet, anılarını izledikçe yanlış yaptığını ve onların, sana neden karşı çıktıklarını daha iyi anlıyorum.
Sayın Selma Güneri’yi yüzüstü bırakmış, ayrılmışsın. Mari adlı hanımla evlenmişsin. Tek günahı senden ayrılmak istememek olan bu kadını, ölümle tehdit etmişsin. Maceralarının davulu, neler neler çalıp öğretiyor insana. Sonra da kalkıp anne ve babasının, Zeynep’le evlenmenize karşı çıktığını, onların boynuna bir suçluluk tablosu halinde asmak istiyorsun her şeye karşın bu talihsiz anne ve babanın, hiç de iç açıcı olmayan bu tabloyu görmezlikten gelip seni bağırlarına bastıklarını, yine senin anılarından, dikkatle, hüzünle öğreniyorum. Sen hâlâ, “Beni istemediler” diye konunun, üstüne üstüne basıyorsun.
Bunu da geçiyorum Âsım Efendi. Bir zamanlar, bir yuvayı birlikte paylaştığınız, iki de yavru sahibi olduğunuz eşini ve de eşinin ailesini gazete sütunlarında nasıl sergileyebiliyorsun; işte bunu zavallı kafamın hiçbir köşesine sığdıramadığım bu! Sana sevgi göstermiş olan bir anne ve babayı, arada hiçbir bağlantı kalmadığı halde nasıl davulluyor, defe alabiliyorsun? Ve sâbık kayınbiraderlerini sergileyebiliyorsun?
Bilmem, yaptıkların, yasal olarak kabul edilebilir bir hak mı? Göğsünde bir kalp taşıyan anne ve baba, sâbık damatlarının, kendilerini ve tüm aileyi basında sergilemeye kalkmasını nasıl kabullenebilir?
Çocukların sana gösterilmiyormuş. Neden? Adâlete başvuran babaların çoğu, ayrıldıkları eşlerinde kalan çocuklarını zaman zaman görme hakkına sahiptir. Hatta gerçek baba, gerçek veli olabilme nitelikleri anneden üstünse, yavrularına tam sahip olma hakkında mahkemelerimizden kararlar çıkıyor. Sen, yargıya başvurmadın mı Âsım Efendi?
ALLAH NE BUYURUYOR
Ulu Allah, birbirinden ayrılan eşlerden, yalnız erkeğe bir soru tevcih buyurur:
“Siz, eşlerinizden ayrıldığınızda, onlara, daha önce verdiğiniz değerli mücevherleri geri mi istersiniz? Nasıl istersiniz ki bir zaman aynı yaşamı paylaşmıştınız?”
Bu Tanrısal seslenişteki içeriği ve kadını koruyucu hükmü takdir süzgecinden bir geçir bakalım! Ayrıldığın eşinle ilgili anıları, hiçbir bağlantın kalmayan Özal ailesinin tüm bireyleriyle ilgili bilgi, anı ve fotoğrafları basında yayınlamanın insancıl yanı olmadığına işaret etmek isterim.
YA O ANILARIN NİTELİĞİ
Sayın Özal, fazla şişmanlamamak için fazla su içmekten de uzak tutuluyormuş da.. Gecenin yarısında buzdolabından su içtiğini gören Âsım Efendi’ye “Sus!” işareti yapmış da… Bu tür anılarını okurken ille de okuyacakları gıdıklamak mı gerekir, bilemiyorum.
ÖZAL ELEŞTİRİLMEZ Mİ
Görüyorsun ki hemen her gün, herkes Özal ‘ı eleştirip duruyor. Dozları hafif ya da sert, çoğu haklı olan bu eleştiriciler arasında bu satırların yazarı da var; art niyeti olmadan.
Evlilik yoluna çıkacağın zaman cebinde yirmi bin liradan fazla para yokmuş. Üstüne giyebileceğin gömleği bile Zeynep almış. Bir ara sana film çevirtmeye kalkmışlar. Silah tüccarı bir yapımcı, seni bir filmde baş artist olarak oynatma kararı vermiş. Fransa’dan bir senaryo tırtıklanmış. Bak, bunları bile yazman sakar iş. Çünkü, her gün Kültür Bakanlığı’nın kapısını aşındıran, para da para diyen pek çok filmci ve yapımcıların, Türk filmciliğini ne hale getirdiklerini kanıtlamış olacaksın. Ama bunun, hiç olmazsa onurlarla oynama niteliği yok, çünkü gerçek. Bir zamanlar sana yaşam arkadaşı olmuş eski eşini, onun tüm soy sopunun niteliklerini, elinde davul, gazete sütunlarında sergilemende, insanlığı ve insanlığını yaralayacak bir şeyler yok mu?
Tokmağı davula vurmadan önce biraz da uykuya yatmış olan vicdanına vurmak istemez misin?
Şardağ, R. (1992, Ağustos 23). Olmadı Davulcu Âsım Efendi. Milliyet, s. 15.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

