
Bazı gazetelerde okuduğum, birbirinin tıpkısı laf:
-“Baykal’ın felsefesi.”
“Var mı, yok mu?” diye sormadan önce, son zamanlarda iyice mıncıklanıp cıcığı çıkarılan şu felsefe sözcüğü üzerinde duralım. Bazı yazarlarımızda rastladığım, “Baykal’ın felsefesi” ne menem bir şey bilemiyorum, ama hemen herkesin ağzında bir felsefe şapırtısı:
-“Vergi sistemindeki felsefeyi kavranmak gerekir.”
–“Terörle uğraşmanın felsefesi”
-“Partimizin felsefesi”
-“Güzelliğin, cinselliğin felsefesine varmak gerekiyor.”
Sokakta, Meclis kürsüsünde, partilerde, pazarda, çarşıda ve nihayet basınımızda felsefe.. Hani neredeyse alışverişte, çocuk bakımında, uyumada, beslenmede felsefe ve Baykal’da felsefe.. Ve özel televizyonlarda, geçen hafta duyduğumuz bir cümle:
“Sevişmenin felsefesi..”
YA FELSEFENİN KENDİSİ
Hani, şu en uzak sonsuzla en yakın sonsuzun birleştiği “nokta” üzerinde, beyni zorlayan evren.. Hani, şu varlık ve yokluğun özünü kurcalayarak olumlu bilimlerin kapılarını yeni buluşlara doğru itekleme.. Hani, insanın ruhsal dünyasına, bilinçaltı dünyasına projektör tutma.. Siyasal ve toplumsal yapımızdaki ya da etkileniş yollarını araştıran felsefe..
Bu sözcüğü o kadar ayağa düşürdük ki artık öğrencilerin kafasına, felsefeyi sokabilirseniz sokun bakalım. Hem “felsefe” siz bir cümle kurun da görelim, bu çirkin fikir pazarında:
-“Partimizin felsefesi..”
–“Güzelliğin, cinselliğin felsefesine inemiyoruz ki..”
Kısaca, “uyumanın, yemek yemenin, hayat pahalılığının felsefesi..”
Şiir düşünüyorum da olumlu bilimlerin yanında şiir, sanat ve güzelliğin de ötelerine varan eski doğu ve Yunan felsefecileri, bu felsefe kokmuşluğunu duysalardı, doğunun büyük İslâm filozofları şu “felsefe” rezilliğinden bilgili olsalardı, dünyada olmadıklarına, sürekli alkış tutarlar, mezarlarında kıpırdayan küskün ve kırık ruhlarını yeniden o derin uykularına gömerlerdi.
Marks’tan ve Fihte’den başka dünya işlerine burunlarını sokan filozof gelmedi evrene. Dağılmış Bohemya, Moravya, Prusya, Besarabya gibi dükalıklara bölünmüş Almanya’yı kurtarmak için Fihte’nin ünlü “Söylevleri” Alman milletini birleştirdi. Bireyci Alman’ları toplumculaştırdı, ülkücü yaptı, ama ortaya Hitler gibi bir hayvan azmanı çıkardı.
MARKS NE DİYORDU?
“Bugüne kadar gelen bütün filozoflar dünyayı tasvir ettiler, halbuki onu değiştirmek gerek.”
Komünist ihtilali ve sol, yeryüzünü kalbura çevirdikten sonra tısladı söndü. Ancak dünya yeni bir uzlaşma atılımı içine girdi: “Sosyal adaletçi bir insanlık.”
Dinler, zâti bunu söylemiyor muydu? İnsan olmak, bunu gerektirmez miydi? hele Kuran’ın keskin ışıkları hep bencil zenginlere, acımasız “Rabbena hep bana”cılara, bu insan kılıklı yırtıcılara çevrilmemiş miydi?
Marks umacısı, dünyayı uyandırmıştı. Sağ ve soldaki partiler, insan ve yoksul haklarında birleştiler, sağcısı da, solcusu da gönülleri kırmadan, emek hakkı için yarıştı.
Nitekim Türkiye’mizde ilk kez merkez sağ ile sol birleşti. Karşımızda milliyetçiliğine, sosyal adaleti destekleyişine saygı duyulur bir MÇP görüldü. Bunların hiçbirinde partilerinin “felsefesi” ileri sürülmezken Sayın Baykal’a bir de filozofluk yakıştırıldı:
-“Baykal’ın felsefesi.”
Gazetemizde her gün kanı ve canı sıcak haber oluşturmak meslektaşların işi. Hele sol, yıllar yılı hükümet olamadığı için bu beklentiden bıkıp patlayan kalemlerin Baykal’a yönelmesi de olağan. Ne ki Baykal, kendi kendine düşünmeli, oyuna gelmemeli; politik geçmişini bir şerit akışı içinde gözlerinin önüne getirmelidir.
ECEVİT VE İNÖNÜ’YÜ UNUTMADAN
Ecevit ne yaptı? Büyük İnönü’ye ve çevresindeki “göbekçi”lere karşı, “ortanın solu” nu da aşan bir atılım başlattı.
Baykal da beraber.
Ecevit ne yaptı?
1950 yılından beri hükümet olamamış olan bir partiyi iktidara geçirdi Baykal da beraber.
Daha sonraları Baykal, bir küskünlük pozuna girip başa oynamak istediyse de bu, gün ışığına çıkamadı.
Ecevit yolunu değiştirip SHP de kurulunca Baykal da İnönü ile beraber.
Erdal Bey, CHP yasasını çıkarıp parti eliyle Baykal’a teslim ettikten sonra III. Selim’in dizesi aklıma gelmiyor mu şimdi acaba?
“Kendi elimle kesip yâre verdiğim kalem
Fetvâ-yı hûn-ı nâhakkımı yazdı ibtida”(*)
İnönü’nün bu pas verişinden, CHP’nin boş kalesine gol atılışından sonra Sayın Baykal’ın büyük “felsefe”sini özlemle bekliyoruz.
(*) “Kendi elimle kesip yâre verdiğim kalem, her şeyden önce haksız yere benim kanımın akıtılması için fetva verdi.”
Şardağ, R. (1992, Eylül 20). Felsefe, Baykal ve Sol. Milliyet, s. 17.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

