
Bir grup üniversite profesörü kuyruktalar. Kendilerini ziyarete gelen Sayın Özal’ın elini sıkacaklar. Cumhurbaşkanı diyemiyorum. Ortada Cumhurbaşkanlığı mı kalmış ki! Siyaset sahnesinde hop hop zıplayan, namus yeminine ters düşen Sayın Özal’ı tam sevmeye çalışıyorsunuz, gündelik politikanın bir yanını ateşleyiveriyor. Çat orada, çat burada; kendini kanıtlama çabalarına girişiyor.
Yine de Cumhurbaşkanı. Yine de sayılması gerek. Nitekim bir üniversite birimine yaptığı ziyaretin fotoğrafları gazetelerde. Bir grup bilim adamı profesör, önlerinde dekanları, Sayın Özal’a hoş geldin kuyruğunda; saygılarını sunacaklar. Ne var bunda Şardağ? Her şeye karşın Özal sevilmez mi? Üniversite profesörlerinin, kendi kendilerini yönetme hakkını ellerinden almış olsa bile ona kucak dolusu sevgi buketiyle koşmalarını da olağan sayarım. Ne ki, Özal’ın önünde mıskal kamışı gibi dizilen hocaların en önündeki dekanı, gazetede zor seçebildim. Başını bulamadım önce. Baktım ayakları da yok gibi. Sadece eşkenarlı dik bir açı. Yarı beline kadar toprağa eğilmiş bir bilim adamı: Dekan! Elini öpüyor Cumhurbaşkanı’nın. Bir an için öğrencilerini düşündüm. Sarsılmazlar mı? Yıkılmazlar mı? Peygamberine ilk ayeti, “Oku”dur, Allah’ın.
Bir başka ayeti: “Helyestevillezine ya’lemûne innellezine lâ ya’lemûn”(*)
Sevgili Muhammed’in bir hadisi, pırıl pırıl: “Bilginlerin mürekkebi, şehitlerin kanıyla eşdeğerdedir.”
Bırakın dünya tarihini, kendi tarihimizden örnek alalım; Horasan, Selçuk ve Osmanlı tarihinden… Sanat, edebiyat, bilim adamları pırlantaydı, anıt kişilerdi. Osmanlı padişahları Cuma namazlarına giderken, kent içinde geziye çıkarken ve savaşa gidiş dönüşlerinde, bir adım sağ gerilerinde de serdâr-ı ekrem’e, (başkomutan) yer verirlerdi.
Çok öfkeliydi Yavuz. Hatta adı Sultan-ı Gazab’a çıkmıştı. Halifeliği Türklere geçirten Mısır seferi sonunda en güçlü komutanı Sinan Paşa’ya Mısır’ı yönetme görevini vermiştir. İstanbul’a dönmek için yağmur mevsiminin geçmesini bekler. Bu arada da Sinan Paşa’nın Mısır’da rüşvet alma yarışına çıktığını, namuslu ailelerdeki kadınlara sataştığını haber alır. Derhal komutanını çağırıp yanına alır. Yağmurlar dinince de dönüşe geçer.
Solundaki Sinan Paşa eceline susamış olmalı ki, padişaha döner ve “Padişahım, sonunda Mısır’ın başına Kölemenlerden birini getireceğinizi bilselerdi, kullarınız ardından gidip dövüşürler miydi?” der. “Berü gel” diye haykıran Yavuz’un hançerinden, kendini bir an için sıyırsa da arkadan yetişen dalkılıç, “Padişahım, elinizi kana bulamayın” diyerek paşanın kellesini uçurur.
Kemal Paşazade’nin atı, olanlardan huylanarak şaha kalkar, sonra da ayaklarıyla sıçrattığı çamur, Yavuz Selim’in ferâcesini kirletir. Özür dileyen, atına hâkim olamadığını söyleyen büyük bilgine Yavuz’un verdiği yanıt tarihe şandır:
–“Üzülme! Senin gibi bir âlimin atının ayaklarından sıçrayan çamur, benim için övgü sebebidir. Vasiyetim odur ki, öldüğümde bu çamurlu ferâceyi, sandukamın üzerine örtsünler.”
Saygıların en yücesi bilim adamlarından başkalarına değil, başkalarından bilim adamlarına karşı gösterilendir. Onlar değil mi, insan yaşamının en rahata kavuşturma çarelerini didikleyip bulan? Sanatçılar, güzeli oluştururken kolaya varmak, yerin altını ve üstünü aydınlığa kavuşturmak isteyen, sağlığın son çarelerini saptamak için didinen? Onların iki büklüm olmalarını; şair, minarenin esen rüzgâr önünde eğilmelerine benzetip ayıplamıştır:
“Eğmez, minare kameti bâd eserse de” (**)
Romantizm duygusunu gerçekçilik, ince gözlemcilikle birleştiren Reşat Nuri, büyük romanlarının en güçlüsü olan “Miskinler Tekkesi”nde, saltanat yıkılırken paşa babasını da kaybeden bir gencin, sırtında eski bir redingotu İzmir’de dilenmeye mahkûm oluşunu anlatır. En çok da Adliye binasında sadaka toplayabiliyor. Bir gün Adliye’ye bir Bakan gelir ve ortalık birbirine girer. Bakanın kendini beğenmiş, tuvalete giderken bile kurumundan geçilmeyen ve odacısına elinde havlu taşıtan, savcının odasından çıkışını kollar, dilenci. Kapının açıldığını, dışarıya yusyuvarlak bir davulun devrildiğini görür. Biraz daha dikkat edince savcının, başı yerde, gerisinin de yusyuvarlak olup bükülüşüne tanık olur. O zaman, “Üzülme” der, “Senden başka dilenciler de varmış.”
Asistanlığını bitirip uzmanlaşmış, doçentlik düzeyine bilimsel bir tez ışığı ile gelmiş, profesörlüğe yükselmiş, dekanlığa yücelmiş bir bilim adamı.. Karşısında yüce bir makamı, her gün yeni bir partizanlıkla hırpalayan bir Cumhurbaşkanı.. Bilim adamı rükû’da, yani eğilmede; neredeyse secdede gibi.
Hocam, bilime saygım olmasa, bu buruk yazıyı yazmazdım.
(*) “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”
(**) “Minare, rüzgâr esse de boynunu eğmez.”
Rüştü Şardağ, R. (1992, Ekim 15). Öp Babanın Elini. Milliyet, s. 17.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

