Şiirden kurtuluş yok

Geçen hafta, gazetelerde ve televizyonun Rüstem Şov’unda yayınlanan bir “şiir” ine gözümüz takıldı, Özal’ın. Yine aylık “Şiir Defteri” nde, sevgili Şemsi Belli, İç işleri Bakanı İsmet Sezgin’in bir şiiri yayınlandı. Kim kurtulmuş ki şiirden? Kim kalemini kurtarabilmiş ki! Biz bu örneklere dokunurken okurlarımızın, hemen hergün postadan çıkan basılı ya da basılmamış şiirleri için de bir lamba yakmış olalım istedik. Okurlarım, henüz kendilerinde oluşmamış nitelikler ve eksikleri için üzülmesinler. Şiir; şifa veren, umut yeşerten güzel bir tutku! Daha güzele doğru kanat açarak yollarını sürdürsünler.

Şiir, insanda, en kolay ulaşılır hissini uyandıran, en güç sanat kolu. Bin kişilik bir kalabalığa sorun; yarısından fazlası şiir yazmaktadır. Herkes resme, el sanatlarına, hatta müziğe bu kadar dadanmaz da şiire kanat çırpar. Nedeni, onun, en kolay bir sanat olduğu sanısını uyandırması. Divan edebiyatında, adı yanlış olarak belletilen ve “sehl-i mümteni” denilen bir “sehl ü mümteni” sanatı vardır. Yani “hem kolay, hem güç” anlamına gelir. Bence şiirin de tanımlaması bu! Kolaya nasıl ulaşacaksınız? İşte en güç olan! Her yüzyılda, dünyada ve bizde, gerçek şairlerle onlara heveslenenlerin yığın yığın birikimleri dikkati çeker. Divan şiiri döneminde, sanılmış ki iş uyaklardan, biçimden geliyor. “O ah, vah, eyvah diye mi tutturmuş, ben de şah, cenâh, câh redifleriyle bir gazel yazıvereyim” denilmiş.

Hece döneminde, iş daha kolay sanılmış; “Parmak hesabıyla hecelerin sayısı tutunca bu iş olur” deyiverilmiş. Bir de dilimiz, günlük konuşma doğallığı içinde kullanılırsa, şiire ulaşılacağı sanılmış. Birisi çıkıp dememiş: “Yahu, marifet, bu dili her gün kullandığımızdan başka türlü kullanmada.” Şiiri böyle yazılır sanma çoktan yıkılıp gitti, ama hâlâ, sayı tuttu mu, “geldi kafiye, gitti sâfiye” gibilerden cıcığı çıkmış uyaklar yinelendi mi şiir oluşur sanılıyor. İşte bir örnek de Özal’dan:

Bir şiir istiyorum, gölümün rüzgârından” diyerek, “Yalnız seninle olsun- yalnız seninle dolsun” a bağlayıvermiş.

İyi ama Şardağ, bu bir karalama. Sen de onu şiir diye okumayıver. Televizyonlar, işin dalgasında.”

İnsan, şiire kıyamıyor. Yüzlerce okuruma örnek göstermek istiyorum. Yoksa bana ne? Özal da yazdıklarıyla avunsun.

SEZGİN BİR BAŞKA DEMİŞ

İç işleri Bakanı İsmet Sezgin, öğrenciliğinden bilirim, şiir yazar, ama iddiacılıktan da ödü kopar; yayınlamaz. Aylık “Şiir Defteri”nde, Şemsi Belli, bir şiirini bulup basmış. Okurlarıma bir de güzel örnek vermek istedim. Son dörtlüğündeki cılızlığı ve bütüne yaraşmazlığı görmezsek, şiire ulaşmış bir örnekle karşılaşıyoruz.

Büyü

Büyü mü sardı evreni?
Nedir bu gökyüzü Allah’ım!
Işık, bir başka ışık, Mavi, bir başka mavi.”

*

“Büyü mü sardı evreni?
Nedir bu topraklar Allah’ım?
Bire bin veriyor, bir başka dişi;
Bir başka bereketli!”

*

“Büyü mü sardı evreni? 
Nedir bu su, Allah’ım!
Akar bir başka coşkulu;
Bir başka duru!”

*

“Büyü mü sardı evreni? 
Nedir bu ateş, Allah’ım!
Isıtır, kavurur da
Yakmaz hiç ellerimizi”

*

Büyü mü sardı evreni?
Ya insanlar Allah’ım!
Evler, sokaklar dolusu..
Güler, hep gözbebekleri
Bir top nur gibi.”

Şiir buraya kadar güzelin çizgisinde akıp gitmiş. Ama bunu izleyen dörtlük söylev verme, ders verme havasına girmiş. Güzel değil! Son dörtlük şu:

Nedir bu denge Allah’ım? 
Ne kin, ne öfke, ne kavga!
Ne korku, ne dert, ne tasa!
Dostluk, kardeşlik el ele..
Yürüyor, barışa, özgürlüğe, sevgiye.”

Bir kez, buraya kadar Sezgin bütün mutluluk, iyimserlik duygularına kanat takmış, uçurmuş. Birdenbire ders verir havasına girerek eline bir borazan almanın hiç gereği yok. Şiir, sayfalarca düzyazıda söylenmek istenilenin özetlenişidir. Sözcüklerin yan yana gelişindeki o çınçınlı havaya ulaşmaktır. Şiir, kendisini Patagonya diline çevirdiğinizde oradaki insanda da tıpkısı titreşimi uyandırabilmektir. Şiir, ayrıntılardan sıyrılmak, okuyanın hayal dünyası içinde bir pay ayırmaktır.

Şairlik iddiasında bulunmayan, şiirlerini sadece gönlüne ve bazı dost meclisine saklayan Sezgin için “Şiire devam” diyorum.

Sayın Özal’ın karaladıkları, amaca ulaşamamış. Ama umudu kırılmasın. İş bu kadar kolay olsaydı, bu satırların yazarı, yıllar önce yazdıklarını çöp tenekesine atmazdı. Şiir sevmek, onu anlayabilmek de bir özge zevk değil mi?

Sayın Özal, bugüne kadar faydalarına tanık olmadığımız sivil danışmanları arasına bir kez de işe yarar bir sanat danışmanı katıverse.. Üsküdarlı Tal’at merhum, divan şiirini gereği kadar anlamadığını belirtirken şiirin bir Tanrısal tavır olduğunu ne güzel anlatır:

Bir tarz-ı ilahken nasıl anlardık o şi’ri?
Sevda yetişir şi’re, iç onlardaki zevki.”


Şardağ, R. (1992, Kasım 26). Şiirden Kurtuluş Yok. Milliyet, s. 17. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın