
Bizim epeyce emek verip müzik dünyasına yolcu ettiğimiz, İstanbul radyosu eski solistlerinden Emin Gündüz, Amerika’da artık. Son yolladığı mektupta soruyor:
“Hocam, burada tanıştığım bir Amerikalı müzisyen bana, musikimizdeki makamı hayranlıkla sordu, anlattım. Ona giriş ve karar perdeleri ve seyirleri hakkında bildiklerimi söyledim. Bir türlü anlatamadım, ne önerirsiniz?”
Gerçekten Batılı müzisyenlere anlatmak zor, bu konuyu. Onlarda makam diye bir şey yok. Tınılarını her biri, bireysel Batı sazlarında ve orkestranın her musiki cümlesinde bin çeşit makamdan ses verip geçer; ama bunları bizdeki makamlardan hiçbirine sığdıramazsınız. Müziğimizdeki zengin ve engin makamlar, hem matematiksel, hem estetik dünyaları dile getirir. Azerbaycan’ın, Meraga yöresinden yetişmiş olan Abdülkadir ustanın çok daha öncelerinde, Horasan’da musiki makamları vardı. Hiyongnu ve Göktürkler dönemine kadar indiğimizde, bayati, hüseyni, uşşak belki de muhayyer, buselik ve benzeri makamlar ezgilerimizi ve ozan deyişlerini süslüyordu.
ZAMAN AKIP GEÇTİ
Musikide makamlar da saz çeşitleriyle birlikte zenginleşti. Bugün yedi-sekiz türde çalgıya dayanan musiki dünyamız, 18. yüzyılda bile, musikâr, çeng, ravza, karadüzen, kırktelli bir saz olan hünerkâr, çartar, şeştar, kopuz, çöğür, çeşde, karazurna, teltanbure, berbat, acemi zurna, şahali zurna, asafi zurna, belbâm, çığırtma, Arabi düdük, Macar düdüğü, mizmar, tulum, Eyüp borusu, erganon boruları, ağız tamburesi, makama dümbeleği, fincan sazı gibi yüze yakın türde çalgının eşliğinde her biri altın sabahları müjdeleyen makamları kucaklardı.
Öteki Doğu milletlerinde de makam var ama bir yüzyılın gerisinde kalmış eserler, belleklerden silinmiş bile. Batı‘da da durum farklı değil. 15-16. yüzyıllarda oluşan eserler unutulup gitti oralarda. Ya biz? Beş yüzyıl gerilerden gelen listelerimiz, nasıl böyle unutulmadan geldi? En az yüzü aşkın makamın koynunda, böyle sıcacık kaldı onlar… Birçoğu unutulsa bile bugüne uzanıp gelmiş olanları, böyle diri tutan şey, besteci esinlerinin yanı sıra büyük rol oynayan o kıvrak hüzünlü, coşturan, yürekleri ısıtan, sevdiren, ağlatan makamlardır. Küçük nüans farklarıyla birbirlerinden ayrılan bu makamlar üzerinde oluşan öyküleri bu sütunlara dolduramayız.
AMERİKALIYA NASIL ANLATACAĞIZ?
Her makamın gerçi, giriş-gelişim ve karara dönüş seyrini bugün notalarla açıklayabiliyoruz. Amerikalı müzisyene, “Rast makamı, sol perdesinden başlar; normal dizi aralıklarıyla ve belli makamlarına yaklaşım ve uzaklaşımlar içinde geliştikten sonra başlangıçtaki çıkış yerine döner” dememiz, onun kafasındaki karanlığı ışıklandıramaz. Hele hele, beyâtiyle uşşak’ı, saba ile saba zemzemeyi, Evç’le Acem perdesini hiç anlatamazsınız. Sadun Aksüt dostumdan dinlemiştim: İstanbul’un ilk konservatuvarı olan Dârü’lelhan’da, yegâh faslı geçilmektedir. Sıra Dellâlzâde’nin, “Gönül ki aşk ile pür sinede hazine bulur” diye başlayan bestesine gelir. Buradaki “aşk ile” sözcüklerinin melodilerine gelince “fa” notası için Dâr’ülelhan Başkanı Ziya Paşa, “Evç perdesidir” der. Zekâîzâde Hafız Ahmed Efendi, “Acem perdesidir” diye diretir ve ekler: “Babam bu eseri Dellâlzâde İsmail Efendi’den geçmiş. Ben de ondan meşk ettim. Babam derdi ki: Aman, dikkat! Bir an için Evç gibi görünürse de Acem perdesidir. Ben bu perdeyi Evç okursam, Dellâlzâde’yle Zekâîdedemin ruhları azap çeker.”
Belli belirsiz nüans ayrımlarıyla, bizde bir bestenin ruhu değişir. Makam, Batılıların musikisi karşısında üstün yanımızdır. Onu bildikçe, anladıkça, sevdikçe, biçimsel yapısına ve engin lahinlerine inildikçe tadına doyum olmaz. Kuşkusuz, Batı’nın bambaşka bir dünyada seyreden eserlerini dinledikçe, konularına girildikçe, bestecisinin, ayrı saz gruplarına bölüştürdüğü insancıl duygulara vuruldukça ona da gönül üstüne gönül verilir. Şimdi bizim, eski ses öğrencimiz Amerikalı konservatuvar hocasına, işi basite indirerek anlatsın:
“Bir öksemiz var. Tabanında da bahar çiçeklerinin renkleriyle boyanmış yapışkan bir madde. Bir kuş oraya konunca, kurtulmak için çırpınır. Sağa, sola, yükseklere doğru kanatlarını açarak havalanır. Bu arada türlü türlü sesler çıkarır, ama çaresiz kalınca parmak uçlarının yapıştığı yere dönmek zorunda kalır. İşte o ökse, Türk musikisinde makamdır. Kuş, yani melodiler önce orada, tabanda başlar. Öksenin sağ ve sol, yukarı, aşağı bölümlerinde gelişir. Bu da musikimizdeki makamın seyirleri, yükselişleri, gelişmeleridir. Öksenin, parmağına yapıştığı yere, kuş nasıl geri dönmek zorunda kalırsa, türlü çiçekler açan melodiler de sonunda, ökseye yani ilk çıktığı yere döner.”
Batılılara ve Amerikalı profesöre, konuyu böyle anlatma zorunluğundayız. Çünkü onların dünyaları, makamı sezecek nitelikte değil.
Beş yüz yıldır, okulunu kurmuş ve dehalarını vermiş olan Türk müziğinin bestecileri, cıvıltı, üzgü, sevgi, ulaşılamamış aşk, ayrılık dolu melodileri, havada uçan kuşları avlayan ökseler gibi avladılar. Bu musiki içinden çıktığı yüce milleti gibi büyük! Aydınları ve halkı saracak, padişahları şair, saz ustası ve besteci yapacak kadar büyük. Siz, bugün televizyonları istila eden makam yerine, güzel ses yerine vücutlarını sergileyenlerin yavşak “terbiye” görmemiş seslerine bakmayın!
Biz göremesek bile inanıyoruz ki. Bu dönem de geçecek! Türk’ün, aydında ve Anadolu halkında sonsuzlaşmış asıl musikisi eski tahtına kurulacaktır.
Amerikalı profesörün musikimizdeki makama olan hayranlığı ve şaşkınlığı, bizi nerelere kadar getirdi…
Şardağ, R. (1992, Aralık 31). Bir Amerikalı müzisyen için makam bilgisi. Milliyet, s. 17.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

