
Diyanet İşleri Başkanı’na iş düşüyor. Gerçi devletimiz laik. Ama Kutsal Kitab’ımızda da zorlamak yok. Bırakın Allah’a inananları, inanmayanları bile zorla değil, güzellikle yola getirmek var. “Ya Muhammed, kâfirlerle güzel güzel tartış”, “Aranızda bir anlaşma varsa, kâfirler bu anlaşmaya bağlı kaldığı sürece sen de anlaşmayı bozma” buyuran Allah’ınızdır. Ama ortada karılaşmış çıplak erkeklerin seks geceleri, kulüpleri, onları dolduran manyaklar ve resimleyen organlar var. Özel televizyonlarda, sözgelimi Bandırmalı Mustafa ile İstanbullu Bilge’yi birleştirip öpüştüren hanımlar var.
Diyanet’in Sayın Başkanı ne diyor?
Müslüman Türk milleti tarih boyu, öteki dinlere, hatta Hıristiyanların üç ayrı mezhebi ile Gregorien Hıristiyanlara toz kondurmamışken 20. yüzyılda Azerbaycan’da Ermeni çetelerinin, eski Yugoslavya’da Ortodoks Sırpların Bosnalı Müslümanlara uyguladıkları alçaklıklar karşısında ne düşünür Başkanlığımız?
CAMİLERİMİZ
Allah’ın evi değil mi bu yerler? Oralarda kimle konuşmaya, kimi sevmeye, kimin için aşk, özlem ve bağışlanma yaşları dökmeye gidiyoruz biz? Allah için değil mi? Bazı imamlarımız, hatiplerimiz, her Cuma günü, sık sık, günlük siyasetin çamuruna batıp çıkıyor. Cemaatin bir bölümü, yıkadıkları ayaklarından sızan sularla, secde edeceğimiz yerlere basıyor. Kirden, beyaz siyahlaşmış çoraplarıyla yanımızdan geçiyorlar. İmam efendiler, tabur komutanı gibi, mihraptan “Hizaya dikkat!” diye komut verirken, cemaat de birbirlerini muştulayarak saf memurluğu yapıyor. Bir Bakan’ın odasında, ceketini iliklememiş bir konuğa bile “ceketini ilikle” demeyi ayıp sayarken Allah’ın katındaki bu sulu zırtlaklıklar için ne düşünüyorsunuz acaba?
Elimde, Almanya’dan gönderilen mektuplar var: “Kızlarımıza, oğullarımıza, din, hafızlık ve İslâmlığı öğreteceğiz diye gönderiyoruz. Onları, kapana kıstırıp Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak üzere silahlı ve gizli eğitimlere bulaştırıyorlar” diye feryat ediyor, babalar.
Bu konularda hiçbir sorumluluk duygusu içinde değil misiniz?
BEN DE KENDİME GÜVENMEM
Beş yaşında, Beylerbeyi’nde Kur’an’ı hatmettim. On dört yaşında, babamla birlikte Arapçasından sökmeye başladım. Otuzuma geldiğimde, Farsça ve Fransızcasından da okuyabiliyordum. Ne ki birçok noktada hâlâ karanlıktayım. Bazı âyetlerin çözümüne kavuşmak için fizik, tıp, astronomi, fizyoloji, jeoloji, hatta matematik bilimlerinin derinliğine inmem gerek.
Peki, siz, bu konularda ne düşünüyorsunuz? Kandil ve Ramazan akşamları yaptığınız güzel dileklerimizle ettiğiniz duayı yeterli bulmakta mısınız?
ÇETİN ALTAN’A NE DİYECEKSİNİZ?
Siz susunca, Kur’an’ı açıp âyetlerin derinliğine inmeden, İslâm için konuşma hakkı doğmuş sanılıyor. Nitekim Doğu ve Batı dilinde hayli derin ve okumuş kimse olan Sayın Altan’ın yakın dostu babası gibi, oğlu da kafasını birçok kitaplarla doldurmuştur. Kutsal kitabımıza inanmış olup olmadığı konusunda bizi bir kuşku çizgisi üzerinde tutan yazısında, sayın yazar, “Kur’an ve cinsi terbiye” ile ilgili iki âyeti ele alıyor:
“Ay hali zamanında kadınlardan ayrı durun ve temizleninceye dek kendilerine yaklaşmayın.” Sayın yazar, bunu izleyen âyette, nasıl bir çelişki görebiliyor ki:
“Kadınlarınız sizin için bir ekin tarlasıdır. Tarlanıza dilediğiniz gibi girin ve kendinize önceden hazırlıkta bulunun.”
İki âyet arasında çelişki nerede? İnsan, aklını kadınla ters ilişkiye takmamışsa ulu Tanrı’nın, “dilediğiniz gibi” uyarısını, “ters ilişki” anlamına kabullenebilir mi? Nerede kaldı ki Kur’an’da, ters ilişki en az on kez yasaklanmıştır. AIDS nedenlerinden biri olan bu konuyu bindörtyüz yılı aşkın bir zaman önce değinilmiştir. Sayın Yazar, Mustafa Rakım Efendi’den bir de cinsel yorum kitabı yakalamış, bunu Kur’an’la bağlantılı kılmış. Haber verelim ki Batılılardan çok önce, seks gücünü artırıcı, seksi hareketlendirici, yatış biçimleri ve şehvet artırıcı macunlarla ilgili kitaplar yazılmış bizde. Eski yazı bilebilseydi, kendisine birkaç İstanbul kitaplığında, bu yazma eserlerden en az elli tane önerirdim.
Diyanet’in sayın Başkanı, bu kitaplar ve bu faydalı macunlar hakkında acaba ne düşünürler?
YA O HARFLER
Kur’an’da “Elif lâm mim”, “hâ mim”, “tâ hâ”, “kâf, hâ, yâ, âyn, sâd” diye başlayan Arap alfabesinden oluşmuş âyetler var. Bunlar nedir? Peygamberimizin vicdanına seslenen O Ulu Ses’ten, tam saptanamamış sözlerin işaretleri midir? Gel gelelim, geçmişte bazıları, bunları açıklamaya çalışıp durmuş; kabullenebilir miyiz?
Nitekim Ze Mahşerî, “Yâ, sin” için, yâ, ey demektir; sin de insan anlamının kısaltılmasıdır, “ey insanu ey insan demektir” diye yorumlar. Birçok Fransız bilgini de katılır buna. Böyle bir yoruma henüz yokum.
Sayın Başkan,
İslâm şurâsını toplayın. Sizin karşınızda Prof. Neşet Çağatay, Prof. Hüseyin Atay, Prof. Hatiboğlu, Hürriyet’te yazılarını zevkle okudum. Yaşar bey gibi altın ilahiyatçılar var. Bu konudaki girişimlerim hep boşa çıktı.
“İslâmı 20. yüzyılın kafasıyla yorumlayalım” diyen de büyük Akif’tir. Bekleyeceğim.
Şardağ, R. (1993, Ocak 14). Başkana iş düşüyor. Milliyet, s. 15.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

