Yavuz bir ozan

Hilmi Yavuz’un son çıkan “Ayna Şiirleri” elimde.. Sevginin son merdivenine çıkmışım; oradan alkışlıyorum. Eski şiir dünyasının bütün özsuyu onda. Onda ama yakalayamaz, bulamazsınız ki! Uzak dağların arkasından size ünler gibidir, dizeleri.

Şiirlerine yanıt verme olanağı bulamadığım bir okurum, bana kızmış; mektubunda, “Siz divancısınız” diyordu.

Yıl 1944. Ulus gazetesinin edebiyat ekinde rahmetli Orhan Veli, Cahit Sıtkı Tarancı ve Ahmet Muhip Dranas’ı ve yaşamları dünyamıza hâlâ renk, tat, ışık sunan Cahit Külebi, Melih Cevdet Anday’ları anlatıyordum. Onlar ortak bir akımın değil, kendi başlarına buyruk bir dünyanın kuşlarıydı.

NE YALAN SÖYLEYİM

Gönlümde yatan, elbette divan şiiriydi. Milli Eğitim’in Ta’lim ve Terbiye Kurulu’nca özsuyu atılıp yıllardır posası okutulan bu şiir dünyasının vurgunundan, elleri kılıçlardan çıkmayan padişahlar bile kurtulamamıştı. Onun, dünyada benzeri yoktu ki! Âha, ıstıraba, sevgilinin kahreden vefasızlıklarına gönülden talip ozanıdır. Aslında yoktu ki böyle sevgilileri! Kendileri yaratmışlardı ve yalan, dünyada bu kadar sahicileşemezdi. Nedim haksız mı:

Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber, Nedim!
Bir peri suret görünmüş, bir hayal olmuş sanâ”

Koskoca Kanuni, Ey doktorum!” diye sevgilisine duyurur:

“Hasta-i aşkım, tabibâ! Eyleme bâna ilaç.
Bir meh-i nâ mihre olmak mübtelâyi isterim.” (*)

Şair İzzet, günümüz Türkçesiyle ne güzel kanıtlar bunu:

Gönül! Evrende mutluluğa alışık olmasın!
Zaman denilen şeye, zerre kadar minnet olmasın.
Biz, sevgilinin bize gelmesini bekleyemeyiz ki!
Aman efendim, ayağının tozuna yüz süreriz, zahmet olmasın.
Çileli insanların yıkılmış gönlünü onarmaya ne gerek var?
Allah’ım! N’olursun, bu eski şehre, yeni âdet olmasın!”

Şardağ! Mehmet Akif ne diyordu:

“Giryesiz aşk zemininde erişilmez ilhâm.
Ben visal içre nasıl, da’vet-i âh eyleyeyim?” (**)

“Klasik divan şiirimiz” ve “Şair Sultanlar” adlı kitaplarımızda savunduğumuz bu görüşü, Yahya Kemal ne güzel perçinlemiş:

“Biz, ol âşıklarız kim, dağımız merhem kabul etmez.
Gönül, hem bir devâ-yı mutlak ister, hem kabul etmez.
Felekten şâh-ı dârü verseler, bir dem kabul etmez.
Yanar bir çöldür, iklim-i mahabbet, nem kâbul etmez.
O gülzârım ki âteştir gülü, şebnem kabul etmez.”

HİLMİ YAVUZ GİBİ

Şair laf edecektir elbet; lafebeliği değil. Sözcükler, yüzyıllardır kullanılan sözcükler, Hilmi Yavuz’da bir ekolün kapısına dayanmış. “Anadolu Sanat Yayınları” arasında çıkan “Ayna Şiirleri”ni biraz ürkerek, ama bambaşka bir Türkçe karşısında, sırılsıklam hayran olarak okuyorsunuz. Sözcükleri tınılaştırırken çıkardığı lirik, insancıl sese vuruluyorsunuz. Yüzyıllar ötesinden mi sesleniyor bize yoksa? Karşımıza mı geçmiş konuşuyor; sezemiyorsunuz ki! Çıkardığı sesi seviyorsunuz. Birbirleriyle ilişkisiz sandığınız sözcükleri, nasıl böylesine lirik kılıyor? Hemen her şiirinde geçen o “ah” lar, tarihin beş yüz yıllık macerası mı? Hep o “ah”ları beklemek istememize de gerek yok ki! Her sözcüğün tülleri aralanırken zâti hep o “ah”lar…

benim yüzümdür işte: mağrur, kalın, şizofren.
unutmak ve aynayla, aşklarla azalmada:
ben gideli beridir, Hilmi Yavuz ile ben
bazen burdayız işte, bazen de ürkünç oda
içimize kapanan kapısıyla bugünde
bir ben’e açılıyor, ah yıldızlı ve çorak
bir çökelti gibiyim ben, kendi belleğimde.”

Lütfen, ozanın sesini dinleyin, sözlerinden önce. Bu sesle yansıyan özlem çiçeğini düşünün… Hayır hayır, duyun!

ŞEBSAFÂ SOKAĞI İÇİN

Ben, hep senden yanayım: o bildiğim Şebsafâ, sokak ilk göçebe yurdun olduydu hani, işte orda seninle, gökyüzünü ilk defa çökertip oturduyduk kötücül ve yabani.”

ŞAİRİ DUYUYORUM

Daha yüzünü görmemişim ozanın; merhabam yok. Aramızda yaş bakımından dağlar var. Ama o, “tu kaka” demeden, geçmişin sesini emmiş…Dilbilgisine ufuklar açarak sözcükleri okşayarak bugüne gelmiş ve Hilmi Yavuz’un sesini getirmiş. Beylik tekerlemecilikleri aşmış, aşmış. Hilmi Yavuz’a dayanmış.

Bir ses getirmiş; ama işte o ses… İçinde, tasavvuf; bencilliğe, yoksulluğa karşı bir protesto olan tasavvuf ağlıyor. Bizden, dünden uzanık kırık bir ses… Bizi ağlatmamak için gözyaşlarını, sözcüklerin göremeyeceğimiz yerlerine saklamış… Bulun, bulabilirseniz bakalım!

“Hurûfî Sone

Nesimi ve Mansur’la tenim değildi benim.
Kendi yasımı tuttum, ölüydüm, aşk şehidi..
Bir aynaya düşer de kırılırken bedenim
Söylenen söylenmeyenle mühürlendi idi.
düşüş düşleri oldum… Ve “Kendinle seviş!”
dediler… Söz’ü gördüm… Zaten nicedir
üstünde kar ve inkârla belenmiş meneviş
sırları vari âh, bu zehebi gecede,
at, üstünden “eğer”i, atla kayıtsız, koşulsuz
dört nala, o serseri aynaya… bu hurûfi hecede
ol!.. çıplak, mücerred ve hırkasız, çulsuz..
ordayım işte… gelgelelim, hiç bilmedim yerimi;
âh, elimle yüzerim, elbet kendi derimi.”

Bir büyük ozana sevgiler sunarak..

(*) “Ey doktorum olan sevgili! verme bana ilaç! /Vefasız bir ay yüzlüye, tutulmak isterim ben.”

(**) “Gözyaşı olmayan aşk toprağında oluşturamazsın ilhâm / Sevgiliye kavuşunca nasıl davet edebilirim âhı?”


Şardağ, R. (1993, Şubat 4). Yavuz bir ozan. Milliyet, s. 19.


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın