
Batıda da 15. yüzyılın tiyatrolarını ilkel, biraz palyaçoluk havası içinde buluruz. “Eski Yunan’daki gelişmiş, kişileri çoğalmış, perdesi, dekoru olmasa bile, sanatçı ve konu kompozisyonu tamamlanmış tiyatrolardan sonra bu iniş niye?” demeyin. Uygarlıklar tarihi, dünya grafiğinde zikzaklarla dolu. Yükselişler ve düşüşler..
Türk tarihinde tiyatroyu araştırmaya kalkanlar, Orta Asya’daki anavatanımıza kadar yol almalı. Bugün oralarda yurdumuza göç eden Türkistanlı kardeşlerimizin ellerinde hâlâ “Dombura” ları, “Dünbek”leri, “Kabak” ve “Tar”ları var. Ve de tiyatroları..
Kartal dansı, beygir dansı birer pandomimdir. Üzerinize doğru kanat açarak uçuşa geçmişçesine gelen kartal-insanlar bizim ilk oyuncularımız.
Osmanlı Türklerinde “Karagöz”den, “Şebbâz” dan ve her türlü “hayal” ve”zıll” oyunlarından önce gruplar halinde oyuncu kümeleri de vardı.
SÜNNET DÜĞÜNÜNDEYİZ
IV. Mehmed, Edirne’de sünnet düğünü düzenliyor. Raks, yani bale var. Afyonkeşlerin düşe kalka koşturulması var. Taklitçiler var. Devlet erkânı ve vatandaşların alt tabakalarında saf tutmuş olanlar için on beş gün sürüyor. İlk değilse bile, örgütlü oyunculara burada da rast geliyoruz.
Bir Hasanzâde Mehmet Çelebi var ki, ekip halinde iki saat oyun çıkarıyor.
Biz, Batı tipi oyunlara havadan gelmedik ki efendim! Mustafa’nın Hibetullah adındaki kızı doğunca bir curcunadır kopar. Bu cümbüşler, taklitler arasında Bizeban Ahmed efendiyle karşılaşırız. Yani dilsiz Ahmed efendi. Hiç konuşmadan, mimik ve hareket kompozisyonları sunarak seyircileri peşpeşe güldürüp ağlatabiliyor.
Adını, Versailles sarayındaki bir opera temsilinden alan ilk pantomimin adaşı değil mi bu! Türk tiyatrosunun tarihi üzerinde doktora tezi hazırlayan bazı yazarlarımızın, bunlardan, sade bunlardan mı, daha nelerden haberi yok!
Elimizdeki şaşırtıcı yazma
Elimizdeki yazma eserde, bir takım bilinmeyen olaylar, bilgiler günümüze doğru kanat çırparak uçuyor. 19. yüzyıla yaklaşmışız. Yüze yakın kadın bestecimiz, Alemdağ, Çamlıca, Yakacık sırtlarında, kadın kadına eğleniyor. Bunlardan esinlenmiş besteler de var:
“Süleyman efendinin karısı
Koltuğundadır halısı.
Evde kalmış yarısı,
Onlar da gelmiş düğüne.”
Emiri Efendi‘nin de bu yazmayı güçlendiren bir el yazması var, Fatih Kütüphanesi’nde. Bizim elimizdeki kitapta, tiyatro tarihimize ışık tutacak bilgiler dizim dizim. Özellikle, günümüz Türkçesine aktardığımız şu cümlelere bakın:
“- Hanımlar kendi aralarında, evde kalmış kadınla annesini, çok çocuklu canından bezmiş bir kadınla, şaşkına dönen kocasını temsil ediyor. Erkek rolüne girenler, harem ağası, kapı ağası, sarhoş, kekeme rollerine bürünenler ve seyirciler canları istediğince eğleniyorlar”
Batı tiyatrosu, Tanzimat’la beraber girmiştir bize.
“-İlk kuranlar, ilk artistler Ermeni ağziyle, melodram yıvışıklığı içindeydiler.”
Lâf mı efendim! Bir kez Ermeni’leri Türk’ten ayırmayız. Onlar kurmuşsa Türk vatanı için kurmuş değiller mi?
Sonra siz, “melodram unsurunun”, tiyatrodan kopabileceğine mi inanıyorsunuz? Her insancıl sıcaklık birer melodram.
Julien Benda’nın bir sözünü anımsarım: “Melodram güzel kokulu doğu sakızıdır, mumunu fazla kaçırmayın.”
Nazım Hikmet’imiz de, “Melodramsız tiyatro olmaz” dediydi ya!
Neden bizim Yıldız’ımız, üçlü aile kompozisyonu içindeyken daha bir başkadır, tek başına? Sanki oyun oynamıyor, babasının evinde konuşuyor, içleniyor, havalanıyor ve Allah vergisi lirik sesiyle melodramın bal peteğine sürtünüp geçiyor. Ama biz ona Manukyan’lardan, Karakaş’lardan, Binemeciyan hanımlardan geldik.
Gözümle gördüm, sahiden öpüyor
Devlet Konservatuvarı yeni kurulmuş, müdürü de emekli bir tuğbay. Burhanettin Beylerden, fedâkâr Afife’ler, Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyyir’lerden Muhsin Ertuğrul’lara gelmişiz, oradan da Ankara Devlet Konservatuvarı’na.
Bir sahne seminerinde, Juliette rolündeki kızımız, “Elvedâ Romeo” repliğinde, rol arkadaşının dudağına öpücüğü yapıştırınca, okul müdürü parlıyor:
“-Olamaz! Sâhiden öpüyor!”
Rejisör Karl Ebert soruyor:
“-Ne diyor?”
Rahmetli Sabahattin Ali Türkçeye çevirince yanıtlıyor, Ebert:
“-Bu okula gelen, utanç duygusunu kapının önünde bırakır.”
Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’si oynanıyor. Sabahlara kadar halk sokaklarda:
“-Yaşasın vatan! Yaşasın Kemal!”
Padişah, korkusundan Gedikpaşa Tiyatrosunu yıktırır. Kemal’in kahramanlarla dolu eseri göklerde çınlıyor. Tam bu sırada “Mizan” dergisi sahibi Murat Bey, saygılı bir dille Namık Kemal’in piyesini eleştirir:
“-Hayır unsurları yanında, şer unsurları mefkûd.” Yani “Hep iyi tipler var, kötü tip yok, eser tutmaz” diyor. Piyesi bugün sahneye koyabilecek babayiğit bir yönetmen gösterin bakalım!
Övünüyoruz
Evet, Dünya Tiyatrolar Günü’nde, nice nice yol almışız; onu düşünüyorum. Bir yandan Devlet Tiyatromuz, bir yandan da bu ocaktan yıldız yıldız parlayarak kurulmuş özel tiyatrolarımız, belediye tiyatroları ve de üstün komediyenlerimiz…
Sinemadan vurgun yiyen tiyatro, yeryüzünün her köşesinde yeniden atakta.
Üstün komediyenlerimiz var. Özel tiyatrolarımız, hâlâ güçlü te’lif eserlerle ayakta kalma çabasını, kahramanca sürdürüyor. Sinemalarımız bir seks pisliği içine batarken, onlar sanat bayrağını dalgalandırma yarışındalar.
Sinemaya rağmen bizde ve dünyada tiyatro bütün gururu ile bizlere seslenir gibi:
“-Batılıların pedantizm dediği bilgiçlik taslamaktan uzağız biz. Sinemada gördüğümüz konuşma yasağı aleyhimize aramızı açsa bile, yine de üstünlüğümüz var bizim. Bir filmden çıkar çıkmaz, avuçlarınızdan uçan tüy gibi, herşey biterken, benden size geçen çok şeyler var değil mi?
Batı dünyasının oyuncularıyla yarışacak tiyatro sanatçılarımız, gururumuz…
Te’lif eserlerimiz, ayrı ayrı tiyatrolarda, dünya toplumuna da rahatça sunabileceğimiz renk, tat ve güç kaynaklarımız.. Gerçi maliyenin, belediyenin eli, bu fedâcı sanatçıların bin zahmetle elde ettiği nasiplerine, şahin gibi yapışmış. Gerçi seks artistlerine “devlet sanatçılığı” pâyesi verilir, plaketler sunulurken bu çorak ortamda, sanat üretmeye çalışanların yazgısı, oldukça zor ve üzgüler içinde..
Yine de kutladık Dünya Tiyatrolar Günü’nü! Sanatçılar, kendi alınyazıları içinde, sorumlular Tiyatrosever görüntüler içinde
Güzel bir hafta sonu dileğiyle ve saygılarımla
Şardağ, R. (1987, Nisan 5). Dünya Tiyatrosunda Yerimiz. Güneş, s. 6.
Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…

