Müslüman kim? / Cennet, cehennem yalnız bize mi?

Allah’a, son peygamberi sevgili Hazreti Muhammed’e ve onun bildirdiği son kutsal kitap Kur’ân’a inananlar… Yalnız onlar için mi cennet ve cehennem? Allah’ın âyetlerini okuyarak milletlerini uyandıran bunca peygamber boşuna mı gelmiştir?

Putlara taparlıktan, çarpık davranışlardan kendilerini koruyabilmiş olanlar için de Allah’ımız, umut bağışlayarak seslenir:

Ey insanoğulları! Size aranızdan âyetlerimizi okuyan peygamberler geldiğinde kimler, bildiklerine karşı gelmekten sakınır ve gidişini düzeltirse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (A’râf Sûresi, Âyet: 35)

Hazreti Muhammed’den çok önce cennete gidenler, kutsal kitabımıza göre söylenmektedir: “And olsun ki, Rabbimizin peygamberleri, bize gerçeği getirmiştir.” (A’râf Sûresi, Âyet: 43)

ÖTEKİ DİNLERDEN KİMLERE DOSTLUK YOK?

Halkımız arasında sık sık dolaşan bir söz vardır: “Gâvurla dost olunur mu?”

Bu bizi yazılarla, öteki dinlere inananların da bazı koşullara uyunca “gâvur” yani kâfir değil, Müslüman kabul edilebileceklerine işaret etmiştik. Ancak Mâide Sûresi’nin 57. Âyeti, öteki dinlere bağlı olanların hangisiyle dost olunmayacağını bize duyurur. “Ey inananlar! Kendilerine sizden önce kitap verilenlerden, dininizi alaya ve eğlenceye alanların ve Allah’a inanmayanları dost olarak benimsemeyin.”

Kur’ân’ı, Hazreti Muhammed’in vicdan kulağına seslenerek indiren Cebrâil’dir. Ona düşmanlık olur mu?

De ki: Cebrâil’e düşman olan kimse, Allah’a düşmandır.” Çünkü O, Kur’ân’ı, Allah’ın izniyle kendinden öncekini onaylayarak yol gösterici ve inananlara müjdeci olarak senin kalbine indirmiştir.

Allah, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâil’e ve Mikâil’e düşman olan kimse Allah’ı yalanlamış olur. “Allah, kuşkusuz, yalanlayanların düşmanıdır.” (Bakara Sûresi, Âyet: 97-98)

İSRAİL VE ARAP KAVGASI

İleriki günlerde hem dinsel, hem siyasal yönleriyle deşeceğimiz bu konu üzerinde şimdilik bir çıban başına işaret edelim:

Müslümanlar, Kur’ân’da Hazreti Musa’ya ve bozulmamış Tevrat’a candan ve Allah emri olarak inandıkları halde İsrailliler yazık ki, bu inancın içinde değillerdir ve yüzyıllarca önce Allah’ın peygamberlerini öldürmek, Hazreti İsa’yı, bu Allah sevgilisini çarmıha gerdirmekle suçludurlar. Yoksa ilk yazılarımızda da açıkladığımız gibi Kur’ân içinde Hazreti Musa ve İsrailoğulları sık sık övülür:

Onlara, (Allah’ın indirdiğine inanın) denildiğinde, (Bize indirilene inanırız) deyip ondan sonra gelen ve ellerinde bulunan Tevrat’ı onaylayan Kur’ân’ı yalanlarlar. Onlara, (eğer inanıyor idiyseniz niçin daha önce Allah’ın peygamberlerini öldürdünüz?) diye sor.” (Bakara Sûresi, Âyet: 91)

(Sürecek)

Ramazan söyleşileri / Oruç ve Allah’ın hoşgörüsü

Oruç, bütün kitaplı dinlerde var. Paskalya, hamursuz sözcükleriyle nitelenen kitaplı dinlerin orucu, Budizm dahil, çok eski dinlerde de var. Kur’ân-ı Kerim’den anladığımıza göre, geçmiş yüzyılların peygamberleri de Allah’ın dinine çağırırken, inandıklarına orucu da Allah’ımızın arzusu ve kulların iyiliğine olarak önermiş ve şart koşmuştur.

İşte ulu Allah, Bakara Sûresi’nde, 183-184. Âyetlerde orucu farz kılışını şöyle buyuruyor:

Ey inananlar! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi Allah’a karşı gelmekten sakınasınız diye size de sayılı günlerde farz kılındı. İçinizden hasta olan ya da yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca öteki günlerde tutar.” (Bakara Sûresi, Âyet: 183-184)

Ama âyet bu kadar değildir. Son bölümü de vardır. Neden yazmadık? Çünkü camilerimizde hocalarımız, televizyonda inanç saatinde konuşan, Ramazan programlarında söyleşilere katılan din adamlarımız, çokluk bu son buyruğu anlatmadan geçiyorlar. İşte âyetin son bölümünü yazıyorum:

Oruca katlanamayanlar, bir düşkünü doyuracak kadar fidye versinler. Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir.”

Mübarek Ramazan ayında farz kılınan oruç, temelinde kulların faydasınadır. Yoksa insanların aç kalmasını ulu Allah hiçbir zaman arzu buyurmaz. Oruç sağlık, nefis eğiticiliği, açların halini anlayan zenginlere ders olma gibi bizler için güzellikler, faydalarla doludur.

Oruçta öfke yok. Oruçta sabırlar bilenir. Oruç açların halinden hisse kapan ilgisiz zenginlerimiz. Ama kutsal kitabımızın, birçok âyetinde Allah’ımız, bize “Biz, kullarımıza taşıyamacağı yükü yüklemeyiz” buyurur. Her Besmele çekişimizde Allah’ın en büyük sıfatlarından biri olan “Acıyanların en acıyanı, esirgeyenlerin en esirgeyeni” sıfatı dilimizde ve gönlümüzde ışır.

ORUCA KATLANAMAYANLAR

Evet, ulu Allah, bunu da düşünmüş, ama hocalarımızın pek çoğu, bahane bulup da oruç tutmamazlık etmesinler diye Allah’ın bu lütufkâr âyetini göstermezlikten geliyorlar. Adam hasta değil, ama çok yaşlı. Mide ve on iki parmaktan yana ülserli. Gün boyu aç kalmak doktorların şiddetle hayır dediği bir rahatsızlık. Kişi, bir demir-çelik fabrikasında çelik fırınlarının başında ter dökerek iş görüyor, ya da tutuyor, kendini yokluyor. Fizik yapısının kaldıramadığını görüyor. Böylelerine acıyan Allah’ımız, elbette merhamet edecektir. “Her gün bir yoksulu beslesin.” buyuruyor. Peki ya, kendisi yoksulsa? O zaman? O zaman tevbe kapısı açık değil mi? İyi niyetle Allah sevgisi ve saygısı içinde içi yanarak “Allah’ım, beni bağışla. Kendim fidyeye muhtacım, sonsuz bağışlamana sığınıyorum” diyebilir.

Ramazan, yoksulların doyurulma, giydirilme ayıdır. İçindeki Kadir gecesiyle tevbelerin kabul edileceği bir aydır. Koşullarınız ağırsa, katlanılamayacak durumdaysa Allah katında altın değerindeki gözyaşlarınız yok mu?


Şardağ, R. (1991, Mart 27). Ramazan Köşesi 11. Milliyet, s. 18. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın