
YORUMU ALLAH’A AİT OLANLAR
Elimizin altındaki Farsça, Arapça ve Edeuard Montet’nin Fransızca Kur’ân çevirileri var. Bunları karşılaştıra karşılaştıra huzurunuza çıkıyorum. Yıllarımı verdiğim bu incelemelere karşın hâlâ içinden çıkamadığım, çözemediğim bazı âyetlerin varlığını görerek acizleniyorum, utanıyorum ve üzülüyorum. Söz gelimi şu, harflerle başlayan Sûreler nedir? “Elif lâm mîm” den amaç ne idi? Arapça (TI) ve (HA) harflerinden oluşan (Tâhâ) neyin simgesiydi?
Geçmiş yüzyıllar içinde de Kur’ân yorumcuları bunlar üzerinde derin bir biçimde kafa yormuşlar, tam bir ışığa kavuşamamışlar, dolayısıyla bizleri de gereği gibi aydınlatamamışlardır. Zati, ulu Allah’ın, Cebrâil melek aracılığı ile Hazreti Muhammed’in vicdan kulağına inen sesi zaman zaman bu harflerin birer simge olduğunu buyurur. “Bunlar birer semboldür, simgedir” diyerek bizim gerçek açıklamasına ulaşamayacağımıza işaret buyurur. Yaradan’ın böyle buyurmasına rağmen bu konuda kafa yormak ne günahtır; ne de bir kusurdur elbet. Nitekim, Eduard Montet, Yâsin’de yüzyılların gerisinden seslenen Ze Mahşerî’nin yorumu ile birleşir. “Yâ”, zati Arapça “Ey” anlamındadır. “Sin” de insanı simgeleyen bir harftir. “Ey insânû”, “Ey insanoğulları demektir” der.
Evet, bazı âyetler birkaç anlama çekilebilir. Bunları işimize geldiği gibi yorumlamak hakkına sahip değiliz. Bunların doğru anlamını yalnız Allah bilir.
“Sana, kitabı indiren odur. Onda, (yani Kur’ân’da) kitabın temeli olan keskin anlamlı âyetler vardır, ötekileri de çeşitli anlamlıdırlar. Kalplerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onların çeşitli anlamlı olanlarına uyarlar. Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir.” (Âl-i İmrân Sûresi, Âyet: 7)
Bu konudaki duyarlığımızın nedeni şu: Müslümanlar; Hıristiyan ve Mûsevîlerle ilgili âyetleri Kur’ân’da, bütünü ile birlikte dikkate almalıdır. Kur’ân’da, işte bu bakımdan tüm âyetleri birlikte dikkate alırız ve uygulamaya öyle geçeriz: “Yâ Muhammed! İman eden kullarıma söyle, insanlarla konuşurken, “Sen imanlısın, sen değilsin” diye hüküm vermesinler” buyuran da Allah’ımızdır.
Allah âşığı ve Allah’la bir bahçe içinde sesleştiğini anlatan Yunus Emre’miz ne diyordu:
“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil.
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil.”
Yunus bu esinlenişi nereden alıyor. Kur’ân’dan değil mi?
“Yüzlerinizi Doğu’ya ve Batı’ya çevirmeniz iyi olmak demek değildir” (Bakara Sûresi, Âyet: 177) Örneğin, ulu Allah, Bakara Sûresinin 160. Âyeti sonunda, “Ben tevbeleri her zaman kabul ve merhamet ederim” buyurur. Ama bu tek âyetle yetinip bir hükme varamazsınız. Hatta, “Allah’tan umudunu kesen kâfirdir” âyetini, Yusuf Sûresinin 87. âyetinde buyuran da Allah’ımızdır. Ama Allah, başka bir âyetinde, “Cehennemde bacaklarından asıp hiç çıkarmayacakları arasına kâfiri aldığı gibi yoksullara yardım etmeyen varlıkları da katar.”
Görülüyor ki, Kur’ân’ın ya da öteki kutsal kitapların tek bir âyetine göre hükme varmak doğru olmaz. Aslında öteki iki kitaptan sonra son kitap olan Kur’ân, bu ayrılığa düşüldüğü noktalarda aydınlığa çıkmamız için indirildi.
Bütün sorun İncil ve Tevrat’ın aslını Kur’ân’ı dosdoğru ve bütünü ile birlikte okumaktır. O zaman, Mûsevîlere, Kur’ân’ın bir yerinde kollarını açan Allah’ımızın öteki âyetlerinde neden dolayı karşı çıktığı anlaşılır, bütüne ulaşılır, eksikler tamamlanır:
“Ey Muhammed! De ki: Ey Yahudiler, bütün insanlar bir yana, yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Bunda içtenlikli iseniz ölüm dilesenize…”
Şardağ, R. (1991, Mart 29). Ramazan Köşesi 13. Milliyet, s. 16.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

