
Bundan önce, Allah’ın, peygamberin vicdan kulağına seslenerek indirdiği kutsal kitabımızdaki âyetlerden, Hıristiyan ve Mûsevîleri koruyanlarını sunmuştuk. Hiçbir kutsal kitap ve dolayısıyla en başta Kur’ânı Kerim, bazı âyetlerinde dikkat çekilip, öteki âyetleri görmezlikten gelinerek okunmaz. İşte şimdi biz de bu temel ilke doğrultusunda öteki kitaplar, dinler karşısındaki Kur’ân âyetlerini dikkatlerinize sunuyoruz.
Kur’ân inmiş, kutsal âyetleri ayrı bir güneş parıltısı ile yayılmış. İncil ve Tevrat’ın da Kur’ân gibi Hakk kitap olduğu belirtilmiş. Buna karşılık hâlâ önce bazı Hıristiyanlar, sonra Hıristiyanların bütünü ve Yahudiler bu Hakk kitabı yalanlar olmuşlardır. Bir yandan da hâlâ putlara tapmayı sürdürenlerle dostluklarını perçinlemeye çalışmaktadırlar.
“Ey Muhammed! İnananlara en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve Allah’a eş koşanları bulursun. Onlardan, inananlara sevgice en yakın, “Biz Hıristiyanız” diyenleri bulursun. Bu, onların içinde bilginler ve rahipler bulunmasından ve büyüklük taslamamalarındandır.” (Mâide Sûresi, Âyet: 82)
Yer yer Yahudi ve Hıristiyanlarla Kur’ân’a inanan Müslümanların dost olmamaları emrolunur. Bunun nedenleri ise sunacağımız Âyetlerle aydınlatılacaktır.
“Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost olarak benimsemeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden, kim onlara dost olursa o da onlardandır.” (Mâide Sûresi, Âyet: 51)
YAHUDİLER KÖTÜLENİYOR
“Yahudilerin haksızlıklarından, çoklarını Allah yolundan ayırmalarından, yasak edilmişken faiz almaları ve insanların mallarını haksızlıkla yemelerinden ötürü kendilerine helal kılınan temiz şeyleri onlara haram kıldık.” (Nisâ Sûresi, Âyet: 160-161)
Hazreti Muhammed’e bağlı Müslümanlardan bir bölümü, karşılıklı olarak birbirlerini dinsizler diye suçlarken ivedi ve eksikli davranıyorlar. Son peygambere bağlı olanlar, Kur’ân’ı, tüm âyetleriyle birlikte ve akıllarını kullanarak okumuyor. Mûsevîleri de, Hıristiyanları da kutsal kitabımızda öven Allah’ımızın, zaman zaman onları niçin reddedişinin, cezalandıracağının nedenlerine inemiyorlar.
İşte Allah’ın, İsrailoğullarından istediği:
“Allah, (Ben kuşkusuz sizinleyim. Namaz kılarsanız, zekât verirseniz, peygamberlerime inanır ve onlara yardım edersiniz, Allah uğrunda güzel bir sunuda bulunursanız and olsun ki kötülüklerinizi örterim. Ant olsun ki, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyarım.” (Mâide Sûresi, Âyet: 12)
PUTLARA TAPMAK
Ulu Allah bu konuda çok duyarlıdır. Kendilerine akıl ve düşünce gibi iki tılsımlı hazine verdiği kullarının, hâlâ kendi yarattıkları putlara tapmalarını şiddetle reddeder. Onun bu konudaki ihtarlarından Hazreti Muhammed’e inanmış Müslümanlarla öteki peygamberlere inanmış olanlar da kurtulamaz.
“(Ya Muhammed!) Rabb’ine çağır. Sakın putperestlerden olma. Allah’la beraber araya başka Tanrı koyup tapma.” (Kasas Sûresi, Âyet: 87-88)
İşte öteki kitaplı dinlerin bağlılarına, Hazreti Muhammed aracılığıyla seslenişi:
“Ey Muhammed! sana indirilen Kur’ân’a, senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmedin mi? Tapmamaları emrolunmuşken putların önünde muhakeme olunmalarını isterler. Şeytan onları derin bir sapıklığa uğratmak ister.” (Nisâ Sûresi, Âyet: 60)
İşte Mûsevîlere hiddeti:
“Musa’ya kırk gece vade vermiştik. Sonra onun arkasından kendinize yazık ederek buzağıyı, tanrı diye benimsemişsiniz. Bundan sonra da şükredesiniz diye sizi bağışlamıştık.” (Bakara Sûresi, Âyet: 51)
(Sürecek)
Özdeyişler
ŞİRAZLI ŞEYH SADİ
Kendisine, iş, para emanet edilen kimsenin; mahkemeden, cezadan, asılmaktan değil, Allah’tan korkar ve emanete hainlik etmez kişilerden olması gerekir.
*
Sana umut bağlamış olanın umudunu yerine getirmek, bin tane ayağı prangalı hükümlüyü kurtarmaktan hayırlıdır.
*
Padişahım, sana iyi ad gerekiyorsa tüccarları, posta habercilerini, turistleri hoş tut. Büyükler; yolcuları, konukları, gezginleri candan beslerler. Çünkü iyi adı, her yana götürenler onlardır.
*
Öfke, bir kez askerini pusudan saldırtınca, ortada ne insaf kalır, ne Tanrı korkusu; ne de din.
İslâmlık ve şiir
17. yüzyıldan bu yana, Osmanlı İmparatorluğu’nun bozulan sosyal düzeni içinde. İslâm dini ve bazı din adamlarının çeşitli tarikatlara bölünmesi, camilerde kavgaların alıp yürümesi tarikatların birbirleriyle sopalaşması durumuna gelmişti. Hatta Kâtip Çelebi, padişah IV. Murad’ın arzusu üzerine çökmekte olan devlet çarkının nasıl düzenleneceğini anlatan “Mizan’ül Hak fi ihtiyar’ül ehak” adlı eserinde bu tarikatların kavgalarını selli seyften, yani kılıçtan geçirmekten başka durduracak çare olmadığını yazar.
İşte o yüzyıllarda İslâm-Türk padişahlarının şeyhülİslâmların şiirler yazıp durduğu bir dönemde, yobazlar, Kur’ân’ın şiiri yasakladığını, günah olarak belirttiğini iddia ettiler.
Gericilik ve Kur’ân… Bu iki sözcük asla yan yana gelemez. Kur’ân ve onun yeniden yaydığı Allah’ın en güzel dini İslâm, şiire karşı değil, tam tersi şiire değer veren Âyetlere dayanır.
Bu devirde, Arabistan’da, puta tapanların, zinayı hak olarak duyuran soysuz dinlerin karmaşası var. Ama bu devirde, başta Ala-yı Mo-arrâ başta olmak üzere çok büyük ozanlar yetişmiştir. Hatta bunların en yüceleri Kâbe’ye asılır. Muallakat-ı Seb’a diye adlandırılan yedi şaheser, uzun süre Kâbe’de gözlere sunulurdu.
Kur’ân, Hazret-i Muhammed’e Cebrail melek aracılığı ile inince derin bir şaşkınlık dönemi başladı. O güne kadar bir eşi görülmemiş ölümsüz âyetleri Peygamberimiz nasıl söyleyebilirdi? İnanmayanlar, Kur’ân’ın gönüllere şifa verici, mucizeli âyetleri ile şaşkına dönenler, yalanlamak için bin bir yola başvurdular. Çıkarları sarsılan Mekke putperestleri, “O Kur’ân değil, şiir” demeye kalktılar.
Bunda şiiri küçülten mi, yoksa yücelten bir görüş mü var? Düşünülsün; Kur’ân çok güzel bir şiir kabul ediliyorsa bu, olsa olsa Kur’ân’ın inkârı bakımından iddiacılarını günahlı kılar. Ama düşünülsün ki, Hazret-i Muhammed ümmidir. Onun ümmiliğini dünya kabul etmiştir. O güne kadar tek bir şiir yazmamış olan Hazreti Muhammed, yirmi üç yıl içinde bu üstün Tanrı kitabını şiir olarak nasıl oluşturabilir?
Nitekim kendisine vahyolunan Kur’ân’ın şiir olmadığı Allah tarafından da Hakka Sûresi’nin 41. Âyetinde şöyle buyurulur:
“O, şair sözü değildir. Ne eksik düşünüyorsunuz?” Bu âyetten ne anlam çıkarırsınız? Ben, gerçek, büyük şairlerin şiirlerine biçilen önem anlamını çıkarıyorum. Demek ki şiir, kutsal kitabımızla benzetilmeye kalkacak kadar büyük ve yüce. Yaşamım boyunca şiiri çok sevdim. İlk yazılarım, çağdaş şiir değerlendirmeleri ile başladı, diyebilirim. Ne ki ben yazamadım. Olsun, ne çıkar? O kopuk, donuk, soluk ve cansız sözcüklerden güneşe doğru yücelebilenlerine hayran oldum. Hep imrenerek…
Şardağ, R. (1991, Mart 31). Ramazan Köşesi 15. Milliyet, s. 18.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

