
“Yoksulum, bununla övünürüm.”
Hz. Muhammed
Yüce peygamberimizin bu hadisini herkes gibi ben de uzun uzun düşünmüşümdür. Sonra açıklamaları araştırdım. İlk bakışta ve işe yüzünden bakıldığında “Allah’tan refah istemenizde sakınca yoktur” buyuran Allah’ın âyetiyle çelişiyor gibi bir sanıya kapıldım. Bu yüzeysel görüşü kazıyıp altına indiğinizde Nuvâs bin Semeân’ın, Ebû Hureyye’nin Abûzer Gaffari’nin Buhâri, Ebû Hamza, Enes bin Malik’in ilettikleri hadislerde ve yüce Kur’ân’ın hükümlerinde ışıyan gerçeklerde, “yoksulluk” tan neyin kastedildiği ortaya çıkıyor.
Dünyaya nasıl geldik? Hepimiz çırılçıplak, malsız, parasız, giysisiz birer geçici yolcu değil miydik? Vermeseler yiyebilecek miydik? Demek yoksulluk temelde esastır.
Aslında çıplak ve yoksul doğmuş insan yavrusunun sonu da ilki gibi değil mi? Bir kefen götürebilmemizin bile kuşkulu olduğu son yolculuğa da, ilk yolculuk gibi yoksul çıkıyoruz. Demek ki, kalıcı olan budur. Bu yüzdendir ki, sevgili peygamberimiz, “Yoksulum bununla övünürüm” demekle gerçeğin üzerine basmış oluyor.
Hem zâti, o Allah sevgilisi böyle söyledi diye, dünya hırsından uzak duran mı var? İnsanoğlu yükselme, zengin olma, nam bırakma, para yığma arzularına gem vurabiliyor mu? Ne var ki, bizi dünyaya getiren Allah, çalışmamızı, dünyayı bayındırlaştırmamızı, helal yollarda refaha kavuşup bizden geride kalmış kardeşlerimize de yardım etmemizi, azgınlığa ulaşmamış bir çalışma içinde olmamızı da buyurmuştur.
İlk tasavvufçulardan Abûzer Gaffâri, İslâm’da eşitlik ve adaletin; Selmân Farisî, yoksullarla birlikte kaynaşmanın Hasan Basrî, dünya malını ayağının dibine bırakmanın; Râbiat’ül Adaviyye, Allah aşkıyla yanıp dünyanın maddi varlıklarını elinin tersiyle iten kadınlığın; İbrahim Edhem Hallâc, Mansûr, Gazâli, Muh-yiddin el Arâbi, Hacı Bektaş Veli, Mevlânâ Şeyh Şebisterî, yoksulluğun kanatlarını takıp Allah’a ulaşma yoluna gidişin öncüsüydüler. Bunlar, yoksullara karşı kaskatı kesilmiş bencil zenginlerin halini görüp hem onları protesto etmek, hem de dünya servetine el sürmek aşkıyla Allah yolunda bayrak açtılar.
MADALYONUN ÖBÜR YÜZÜ
Bir de başka yüzü var. Bunca hayır eserlerini kim kurdu? Sakatlar için aşevleri, çocuklar ve gençler için ilk, orta ve yüksek kademeli medreseler, bir “Allah razı olsun” dedirtmek için kurulan ve yolda kalmışlara açık kervansaraylar, su kemerleri, çeşmeler, doğumevleri, hastahaneler, hep varlıklı Müslümanlarca kurulmadı mı? Demek ki, hayra dayalı, iyiliğe yönelik, yoksulun hakkı olan payları gönül dolusu dağıtan zengin Müslümanlar da var. Demek ki, aslolan yoksulluktur, ama gaye yoksul kalmak değil ki! Çalışacağız, varlıklı kişiler olmak için harcayacağız emeğimizi, becerimizi, bilim ve sanatımızı.
Bu arada “bir lokma, bir hırka” cıların, bencil insanlar için birer tepki, uyarı ve öncü olduklarını da unutmayarak… Tasavvufçuların, mal, mülk, altın istifçiliğine bir tepki olduğunu da akıldan çıkarmayarak…(Sürecek)
Özdeyişler
ŞİRAZLI ŞEYH SADİ
Halife Me’mûn, ay yüzlü bir cariye ile gerdeğe girmek ister. Güzelliği, insanı delirtecek ölçüye varmış olan güzel, bir türlü kendini ona bırakmaz. Me’mûn, öfkesinden kızın kafasını parçalamak ister. Bu sırada kızın verdiği karşılığa bakın:
– “İste başım, kes at! Fakat benimle yatma!…”Me’mûn sordu:
– “Ne yaptım da seni incittim. Benim nemi beğenmedin?” cariye:
– “Beni öldürsen, ikiye biçsen, seninle yatmam. Çünkü ağzının kokusuna dayanamıyorum. Kılıç bir kez öldürür, ok bir kez saplanır. Fakat ağız kokusu insanı durmaksızın öldürür.”
*
Arkadaş, sonun iyi olursa, çektiğin yas ve acılar güveylik yerine geçer.
*
Mademki dünyayı bırakacaksın, be kardeş, altınlarını saç; hak edenlere, gerekenlere ver. Nasıl ki Sa’di de böyle yapıyor: Altını olmadığından inci saçıyor.
Şardağ, R. (1991, Nisan 5). Ramazan Köşesi 20. Milliyet, s. 10.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

