
İslâm dinini temel yasası olan Kur’ân, bize sık “yerli yerinde harcamamızı” emreder. Bakara Sûresi’nin 3. Âyetinde, yani İslâm’ın ilk buyruklarında bu açık belirtilir:
“Onlar, görülmeyene, bilinmeyene inanırlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince harcarlar.”
Helâlinden çalışarak zenginlik istemek, kuşkusuz suç değildir. Allah önünde her zaman refah, varlıklı olma arzulanır. Eğer varlıklı insanlar olmasaydı, bu harcamalar nasıl yapılacaktı? Nitekim, kutsal kitabımız açıkça belirtir bunu; “Rabbinizden, elinizin genişleyip rahatlamanızı, refaha kavuşmanızı istemekte bir engel yoktur.”
El ya da beyin emeği sonucu helâl yollarla refaha erecekler, sonra da sosyal adaletin ve Allah buyruğunun gereği olarak yardımlarda bulunacaklardır bu varlıklı kardeşlerimiz.
Nereye harcadıkları konusuna gelince:
İşte ulu kitabımızın bir âyeti: “Ey Muhammed, sana ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: (Harcayacağınız mal, ana, baba, yakınlar, yetimler, düşkünler ve maddi gücü yetersiz olan yolcular içindir. Yaptığınız her iyiliği hiç kuşku yok ki, Allah bilir)” (Bakara Sûresi, Âyet: 215)
Dikkat edilirse, Allah, âyetlerinde zekâtla yetinmemektedir. Zekât müessesesi, kuşkusuz, Allah âyetlerinden esinlenerek, İslâm fıkıhçılarınca, Hz. Muhammed zamanında atılmış ilk temelleri de dikkate alarak kurulmuştur. Ne var ki, o yüceler yücesinin sayılamayacak kadar çok yerde, “verin, verin” buyurması, bu işe sınır konulmadığını gösterir.
Öyle olsaydı, kişisel olarak kendisine gerekenlerin dışında maldan, hayvandan, üründen, paradan verilen zekâtla yetinilirdi. 9. ve 13. yüzyılları arasında yaşamış olanların, han, kervansaray, ilk, orta ve yüksek dereceli okullar yaptırmalarına gerek kalır mıydı? Şifahaneleri, Bimarhaneleri (sinir ve akliye klinikleri) imarethaneleri kurmalarına ne gerek olsundu?
Demek varlıklı olacağız, girişimlerde bulunacağız, emek harcayacağız ve harama sapmadan zengin olabileceğiz. Olacağız ama, sonra da Allah yolunda, yani onun buyurduğu yolda, onun adaletine uyarak harcayacağız. O zaman malımızdan, servetimizden bir eksilme olmayacak. Çünkü o yüce yaratıcı bize fazlasıyla verecektir: “Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz tane olmak üzere, yedi başak veren tanenin durumuna benzer. Allah, dilediğine kat kat verir. Onun bağışı geniştir. Ve o her şeyi bilendir.” (Bakara Sûresi, Âyet: 261)
Sadaka dediğimiz şey, yanlış iz bırakmıştır pek çoğumuzun kafasında. Onu, lütfen verilen bir şey sananlar var. “Sadaka” sözcüğü, Allah’a sadık kalma, bağlanma anlamındaki “sadakat” ten türetilmiştir. İsimdir Allah’ın buyruğuna uyarak yapılan yardımlar, Allah’a olan bağlılığımızı anlattığından bu ad verilmiştir. İşte bu tür yardımları yaparken, başa kakmayacağız, hatta isteksiz vermeyeceğiz. Bakara Sûresi 264. Âyetinde, durum şöyle açıklanır:
“Ey, Müslümanlar! Allah ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimseye benzemeyin. Sadakalarınızı başa kakma ve ezinç vermekle boşa çıkarmayın. Bu tür yardımda bulunmak isteyenin durumu, üzerinde toprak bulunan kayaya benzer. Üstüne bol yağmur düştüğünde onu çırılçıplak ortada bırakır. Kazandıklarından bir şey elde edemez.”
(Sürecek)
Özdeyişler
ŞİRAZLI ŞEYH SADİ
Ey hasetçi, sana diyorum; öl ki kurtulasın. Haset öyle bir hastalıktır ki, ölümden başka bir şeyle ondan kurtulmak olanaksızdır.
*
Kulaktan pamuğu çıkar; halkın dileklerini dinle. Onlara adalet göster. Sen bu adaleti göstermezsen unutma ki bir adalet günü vardır.
Şardağ, R. (1991, Nisan 6). Ramazan Köşesi 21. Milliyet, s. 16.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

