
Yüzyıllardan beri, “sadaka” sözünü açıklamasız bırakmışız. Aziz halkımızın kafasında öyle bir imaj yaratmışız ki, zengin kardeşlerimizin çoğu, bu tür görevi olduğunu unutmamış olanlar, “sadaka” sözcüğünden, yaptıkları yardım için bir onur payı çıkarıyorlar. Bu, büyük günahtır. Bu yüzdendir ki, yoksul, varlıksız, dargelirliler iççin “sadaka kabul etmek”, dilenmek kadar utanç verici sayılıyor. “Sadaka”, Arapçada “sevap kazanmak üzere yoksullara, dilencilere verilen para” anlamında kullanılıyor. Bu sözcüğün, zamanla sözlük anlamını yitirip, deyim anlamını kazanması sonucu, “sadaka”, dilencilere yapılan yardım ve bağış anlamına geliyor.
Ahterî-yi kebîr, Kâmûs başta olmak üzere, Elmoncid de dahil, eski Arapça sözcükler, “sadaka” nın sözcük anlamını, “fukaraya verilen atiyye, bağış” olarak ele alıyor. Gerçekte, kelimenin kökü “el sadaka”dır. “Dostluk, doğruluk, sevgi” anlamına gelir. “Sadaka, sadkan, masdûkaten” sözcükleri de buradan türetilmiştir. “Doğru olmak, sadık, bağlı olmak” anlamlarına gelir. “Sadık” sözcüğü de aynı kökten üretilmiştir. İşte, işin püf noktası burada. Varlıklının varlıksıza yapacağı yardım anlamına gelen “sadaka” nın deyim anlamını unutup, yukarıdaki asıl sözlük anlamını dikkate alalım.
TEŞEKKÜR BEKLEMEDEN
Zengin, yoksula ve değişmez gelirliye yardım ederse, kendisine bir teşekkür beklemeyecek. Hatta, imkân bulabilirse, bunu gizlice verecek. “Sadaka” verdi diye, bağlılık, sevgi, ödül ummayacak. Allah’a olan sevgisini, bağlılığını kanıtlamış olacak. “Sadaka” verdiği için, Allah’ına bağlı, onu seven, sadık bir insan olduğunu kanıtlayacaktır.
Ulu Allah, bunu güneş aydınlığı içinde ne güzel açıklar:
“Onlar, iyi kullar, verdikleri sözü yerine getirirler. Kötülüğü besbelli ve yakın olan o günden korkarlar. Kıyametten, ahiret gününden korkarlar. İçleri çektiği halde, kendi yiyeceklerinden yoksula, öksüze, tutsaklara yedirirler. Ve bu sırada da biz, sizi, Allah’ı memnun edelim. O’na sevgimizi gösterelim, O’nun rızası alalım diye doyuruyoruz. Bunun için, sizden hiçbir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Doğrusu, biz, insanları, yüzünü arttırdıkça artıracak olan o gün gelince Rabbimizden korkarız derler.” (İnsan Sûresi, Âyet: 7-10)
Evet, varlıkları ya “Kutsal Kitabımız”ın içindeki, sonsuza dek yürürlükte kalacak olan Allah buyruklarını kulak ardı ediyorlarsa…
YÜKÜMLÜLÜKLER
Ben, helâlinden, günah yollarına sapmadan, alınteri ile kazanmış olan, Allah tanır zenginlerimizin böyle bir davranış içine gireceklerini hiçbir gün düşünmedim.
Bütün sorun, onların görmedikleri ya da göremedikleri Allah buyruklarında, Allah’ın sosyal adaletinden haberli kılınmalarıdır. Bu diziyi hazırlayışımın nedeni de, bu kardeşlerime, varlıklarından, zekâtı aşarak, neler sunmakla yükümlü olduklarını anlatmak.
Fatih Sultan Mehmed, “Kanunname”sinde, yoksul vatandaşların hem devlete, hem zengin kardeşlerine emanet olduklarına ne güzel işaret etmiş:
“Raiyyet, devlet-ü maldârâna emânet-i Huda’dır.”
Zenginlerimiz, devlet sorumluluğunu omuzlarında taşıyan hükümetimiz, varlıksız, yoksul, işsiz kardeşlerimiz için görevini yerine getirebiliyor mu?
Araştırmamızın sonlarında bu noktalara aydınlık getirmeye çalışacağız…
(Sürecek)
Özdeyişler
ŞİRAZLI ŞEYH SADİ
Yavrum, sel yoluna ev yapma. Böyle yerde yapılan yapı, her zaman yıkılagelmiştir. Kârvan halkının, yolda, saray ve ev yaptırması akla ve sezgisel bilgiye uyar bir şey değildir.
*
Bir gün üstadıma, “Filan dostum beni çekemiyor, ben o saygın Hadis’in anlamını doğru olarak verdikçe, o habisin içi çekemezlikten alt üst oluyor” dedim. Garip huylu bir insan olan üstadım, bu sözümü işitince kızdı: “Dostun çekiştirişi hoşuna gitmedi. İyi ama, çekiştirinin hoş bir şey olduğunu kim söyledi? Eğer o, kıskançlık yönünden cehennemin yolunu tuttuysa, sen de başka yoldan ona yetişeceksin.”
*
Ey yoksul, bir zengini, kendini beğenmişlik içinde esrik gördüğünde, başkasını incitecek bir güce malik olmadığın için ulu Tanrı’ya şükret.
Ramazan söyleşileri / Namaz nedir?
Kutsal kitabımızdan aktardığımız Allah’ın âyetleri ile görüldü ki, bizim gibi Mûsevîler de, Hıristiyanlar da Hazret-i İbrahim de, İbrahim’den sonra peş peşe gelen peygamberler de namaz kılıyordu. Ne var ki eskilerinin, hangi biçimlerde kılındıklarını bilmiyoruz. Sözgelimi Hazret-i İbrahim’in “Gelin, ey Tanrı kulları! Şu putlara tapmaktan sıyrılın. Bakın; sizlere Allah’ın evini yaptım (KÂBE). Burada putlara tapmayı unutup evrenlerin tek Allah’ına iman edin ve ona namaz kılın, kulluk edin” diye babası Azer’le puta tapan ümmetine seslenişi böyleydi. Ancak İbrahim, nasıl, hangi biçimde namaz görevini yerine getiriyordu? Hazret-i Adem’den beri gelip geçmiş peygamberler hangi biçimde bu kulluklarını yerine getiriyordu? Bu konuda, aydınlıkta değiliz. Aslında “NAMAZ” sözcüğü Farsçadır. Onun Arapçadaki karşılığı salât’tır. En eski Arapça sözcüklerde “Allah’a kulluk” anlamlarına gelir. Peygambere övgü içinde kullanılır. Çoğulu salavât’tır. Hûd Sûresi’nin 87. Âyetinde Şuayyib’in, Allah’tan aldığı uyarıyla milletine namaz kılmayı telkin ettiği anlaşılıyor.
Kutsal kitabımızda Allah buyruğu olarak salât’ın nasıl yapılacağı, yani namaz kılınacağı ayrı ayrı âyetlerde belirtilmiş bulunuyor.
“Rükû ediniz. Secde ediniz” buyuran Allah’ımızdır. Yine kutsal kitabın birbirlerinden ayrı âyetlerinde, namaz vakitleri de belirlenmiştir. Bütün vakitler, ayrı ayrı Sûrelerin âyetlerinde, ayrı ayrı buyurulur. Rek’at sayısı ise Hazret-i Muhammed’in güzelim vicdanına dolan bir Tanrı ilhamı olarak düzenlenmiş bulunuyor.
Allah’ımız Hazret-i Muhammed’e seslenerek namaz kılarken sesini yükseltmemesini, o kadar çok gizli de okumamasını buyurur. (Nahl Sûresi, Âyet: 110)
YA ÖTEKİ GEZEGENLERDEKİLER
Evet, öteki gezegenlerde yaşayanlar da, yerdekiler gibi namaz kılar. Onlar, sabah- akşam Allah’a secde ederler. “Yer ve göklerdeki kimseler de sabah ve akşam ister istemez Allah’a secde ederler.” (Ra’d Sûresi, Âyet: 15)
Ağaçların gölgelenerek salınışlarında bile bizim çözemeyeceğimiz bir secde hali yok mu?
“Allah’ın yarattığı şeylerin gölgelerinin sağa sola vurarak Allah’a boyun eğerek secde etmekte olduklarını görmüyorlar mı?” (Nahl Sûresi, Âyet: 48)
Bütün sorun, Allah’ı anmaktır. Allah, kendine bağlılıkta biçimlerin en güzeli olan rükû ve secdeyi emir buyurmuştur. Ama bütün bu biçimsel bağlılıkların amacı, o güzelim Allah’ı anmaktır. Yalnızca namaz vakti mi? Her zaman: “Onlar; ayaktayken, otururken, yanları üstüne yatarken Allah’ı anarlar.” (Al-i İmrân Sûresi, Âyet: 191)
Namazın ruhunda bir ümanizm de var. İnsan Allah’a tapıyor, başı secdede tadı zor bulunur bir sevgiyle bu görevi yerine getiriyor. Ümanizm denen şey, 1400 yıl önce Kur’an’da vardır. Çünkü, meleklerin Hazret-i Âdem’e, yani “insan”a tapmasını buyurur.
Şardağ, R. (1991, Nisan 9). Ramazan Köşesi 24. Milliyet, s. 16.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

