İslâm’da sosyal adalet / Allah’ın bir hikmeti daha: Maksatlı servet vermesi

Ulu Allah’ın, bizi sınırlı aklımızın ölçülerini zorlayan, zaman zaman hayrete düştüğümüz ilahi cilveleri var. Ancak kendi bilgeliği içinde bulunan bu gizemleri tam açığa kavuşturmak zordur. Yoksulu, neden yoksul yarattığının hikmetini açıkladık. Aklımıza takılan bir başka konuyu da şimdi işliyoruz.

Neden bazı kötü kişilerin, hatta Allah ile pek ilgisi olmadığını gördüğümüz kişilerin bizi şaşırtan malları, bol paraları, servet yığınları var? Dıştan bakıldığında bu, biraz adaletsiz görünüm yansıtmıyor mu?

Önce servetin çeşitleri üzerinde duralım: Maddi servet ve zenginlik yanında bir de sağlığa sahip olma denilen zenginlik var. Bunun yanı sıra, huzursuzluk, umutsuzluk ve mutsuzluklar içine batmış servetler var. Kendisi ya da ailesinden biri, şifasız hastalığın pençesi altında inleyen kişi için milyarlar ne söyler? Bir dilim ekmek yemeyi bile olanaksız kılan hastalıklara mahkûm olan zenginlerdeki mal, para gücü hangi mutluluğun kaynağı olabilir? Sağlık içinde alınan bir soluk, sağlıklı bir bünyeyle, üzüntüsüz, kaygısız yenilen ekmek bir başka servettir.

Yüceler yücesi Allahımızın, kâfirlikte, Hz. Peygamber’e direnişte en büyük azgınlıklara sapmış olanlara da zaman zaman servet, zenginlik verdiği görülür. İşte onun büyük hikmetlerinden biri budur.

Adam küfür yolundan dönmemekte, Peygamberimize karşı direnip çirkin davranışlarda bulunmakta. Bu arada fazla mal sahibi oldukça daha da azmakta. Bu kulundan umudunu kesen, uyarılarının hiçbirisiyle uyanmadığını gören Allah, artık onu aşırı malla, azgınlığın doruk noktasına çıkarmak ister. Çünkü o mal, kâfirlik ve taşkınlığın en büyük kışkırtıcısı olur. Tevbe Sûresi’nin 85. Âyeti ve işte yüce Allah’ın bu gerçeği açıklaması:

Ya Muhammed! Malları ve çocukları seni şımartmasın. Allah bu mallarla onlara azap vermek ve canlarının imansız olarak çıkmasını ister.”

“Mal, servet yığılması!… Hesap günü, bunlar taşınamaz ağırlıkta bir yük olacaktır sahiplerine. Dünyada iken bu yükleri bırakarak (Yoksullara dağıtarak) hafifleyin.” Böyle diyor İmam Gazali.

Allah’ın, kasten varlıklı kıldığı bu kimseler, pintilikte, mallarındaki yoksul hakkını vermemekte, servetleriyle böbürlenip küstahlaşmada her gün biraz daha ileriye gider, çılgınlaşırlar adeta. Ama onlara kurtuluş yok ki! Allah buyruğunu dinleyelim:

Hayır! Kurtuluş imkânsızdır. Orada sırtını çevirip yoksulu kovanı, malını toplayıp kimseye hakkını vermeden gizleyeni çağıran, deriyi soyup kavuran alevli ateş vardır.” (Meâric Sûresi, Âyet: 15-18)

Ulu Allah tarafından mal ve servet sahibi kılınanlar, akıl ve vicdanlarını kullanmazlarsa, haksızlığı sürdürürlerse, yoksulları kakıştırıp peygamberleri bile, malına güvenerek yalanlamaya kalkarlarsa ulu Allah, onlara, bir süre tanır, daha çok servet sahibi kılar kendilerini. Ama bakın, sonları için çizilen tabloya:

Varlık sahibi olup seni yalanlayanları ban bırak. Onlara az süre tanı. Kuşku yok ki katımızda onlar için ağır boyunduruklar, cehennem, boğazı tıkayan yiyecek ve can yakan azap vardır.”

(Sürecek)

Özdeyişler
ŞİRAZLI ŞEYH SADİ

KÖTÜLERE İYİLİK YAPMAK

İşittim ki evinin tavanında eşek arıları yuva yapan bir ev sahibi, bunun sonucundan korkarak onların yuvalarını dağıtmak istedi. Karısı çıkıştı:

Zavallılardan ne istiyorsun da böyle, yerlerini yuvalarını dağıtıp perişan ediyorsun?

Bir gün adam işine gitti. Arılar kadına saldırarak soktular. Akılsız karı, dört yana koştu, sokaklara fırlayıp “ölüyorum” diye feryat etti.

Kocası geldi ve “Karıcığım, kimseye surat asma, yüzünü ekşitme. Zavallı arıcıkları öldürme diyen sen değil miydin?”

Kim kötülere iyi davranırsa, kötülük artar. Baktın ki adamın kafasının içinde halkı incitme niyeti var. Çabucak keskin bir kılıçla o gövdeyi kafasından ayır. Köpek, en sonu köpektir. O, kim oluyor ki önüne yemek sofrası açıyorsun.

Ülkeyi yönetmekle görevli yönetici, kötü yasa koyacak olursa, seni cehenneme götürmek istiyor demektir. Ona yönetici deme, onu iş başında tutma, o yönetici değil, uğursuzun tekidir.

Arkadaş, düşmandan, hakkında bir söz duyduğunda, şöyle düşün:

Eğer onun dediği gibi isen, incinme. Değilsen, “Haydi oradan boşboğaz, söyle dilediğin kadar” de, geç. Umurunda bile olmasın. Bir ahmak, misk için, “ne pis kokuyor” derse, canın sıkılmasın. Çünkü saçma bir söz bu! Ama o söz, eğer soğan için söyleniyorsa, “böyledir, gerçektir” de ve onu onayla. Kokmuş beyinlilik yapıp da karşı çıkma!

Ramazan söyleşileri

Zekâtı nelerden vereceğiz?

Günümüzün camilerinde hâlâ İslâmiyetin doğduğu günlerde alınan zekât biçimleri ve özellikleri anlatılır. Kutsal kitabımızda, Tevbe Sûresi’nin 103. Âyetinde zekât, namazla birlikte emrolunmuş. Ama hiçbir yerde bu ilahi buyruğun nitelenişine, ayrıntısına geçilmemiştir. Ayrıntılar ve zekât yöntemi, İslâm ileri gelenleri ve bilginlerince bir çerçeve içine alınmıştır.

“Açık mal” olarak adlandırılan ekinlerden, meyvelerden, hayvanlardan zekât verilir. Ayrıca, kapalı mal sayılan altın ve gümüş gibi ticaret mallarından da zekât verilecektir. Bunlardan ne miktar ve nasıl verileceği hakkında Kur’ân’ı Kerim’de hüküm yoktur. Ama bazı hadislerde bu konuda işaretlere rastlanılmış. İslâm halifeleri, imamları bazı ilkeler oluşturmuşlardır.

Peygamberimiz (S.A.V.) zamanında 20 dinar tutan altının sahibi ve 200 dirhem gümüş parası olan, ya da bunlara eşit ticaret eşyasına sahip bulunan kişi zengin sayılırdı. Zekât vermesi gerekirdi. Bu ölçüdeki malının yüzde iki buçuğunu zekât olarak verecekti. Tarım ürünlerinden de zekât alınırdı. “Öşr” deniliyordu buna. Meyve de dahil, bir tondan fazla tarım ürünü olan da zekâtla yükümlüydü.

Hayvanların, hasta, zayıf, güçsüz, bir gözü görmeyen, sağır, gebe olanların dışında, en seçkinlerinden verilirdi zekât.

Söz gelimi, beşten çok devesi olan, 30’dan çok sığır ve mandaya sahip bulunan, 40’ı aşkın koyun ve keçisi olan, zekât verirdi. Bu zekât ölçülerinde Hanefi mezhebinin imamı İmam-ı Âzam Ebû Hanife’nin görüşü ile, başka görüşler arasında bazı ayrılıklar da yok değildir. Bu zekât ölçüleri kesin Allah hükümleri değil. İslâm’dan esinlenerek saptanmış hükümlerdi.

Bugün hâlâ, “Buğdaydan şu kadar, altından bu kadar, deveden şu kadar” diye öne sürülen zekât ölçüleri değiştirilmek zorundadır. Bugün, Müslüman kardeşlerinin, gecekondularda sinekli lağım suyu karışımı sular içtiği, tek göz odada oturmak zorunda kaldığı bir dönemde, varlıklarını apartman katlarına yatırarak iki, üç, dört, beş ve belki daha çok kat sahibi olanlar ne kadar zekât verecekler? İşi yalnız devlete mi bırakacağız? Sosyal adaletin, adaletsizlik halini aldığı günümüzde, “Benim bankalarda şu kadar altınım var” diyenlerin zekât ölçüleri ne olacak?

Kendisine, çocuklarına aldığı yat ve kotralardan ya da aile bireylerinin her birine özgü otomobillerden ne kadar zekât alınacak?

Zekât kurumunun yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Ulu Allah’ın, ilke olarak emrini verdiği zekât müessesesinin biçimleri, uyanık din bilginlerimizce yeniden saptanmalıdır. Bu gereklidir. Sosyal adaletsizliklerin süregeldiği İslâm ülkelerinde ve kendi ülkemizde buna şiddetle ihtiyaç vardır.


Şardağ, R. (12 Nisan 1991). Ramazan Köşesi 27. Milliyet,  s. 14. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın