Türk’ün yücelişi

Ters bir talih, coğrafyasal zorunluk ve Moğol zulmü savurup sürüklemeseymiş, belki de Ergenekon destanının yakıldığı günlerde, anavatanımızda kalacakmışız. Dünya uluslarının tümünü aşan bir millet kalabalığı ile Orta Asya’da çiçekler, güller açacakmışız.

Antalya’da Türk Topluluğu

Kendisine yapılan saldırıla, sataşmalar ortasında Demirel ve hükümeti iki büyük şansı yakalamış: Teröre boyun eğdirmek ve Bolşevik Rus istilasından silkinen, adları değişik Türk devletlerinin şahlanışa geçmesi. Antalya’daki toplantı, Türk devletlerinin özgürlük çiçekleri saçarak bayrağımızın gölgesinde sevgi sevgi dalgalanmasına neden oldu. Ergenekon destanımızın simgesi içinde, merkez sağ Doğru Yol’la merkez sol SHP’nin ve milliyetçiliğini ulusal çizgide tutan Türkeş’in yan yana oluşu güzel bir tabloydu, ama bizce eksikti.

ANAP ve öteki sağ ve sol partiler neden yoktular? Demirel’in Avrupa’dan Asya’ya kadar uzanık olan bu görkemli tabloya verdiği ad neydi?

“Evrende barışı dalgalandıracak olan Türk” fanatizmi daha başlangıçta ret eden bu yorum, sanmam ki öteki partilerin dışladıkları bir yorum olsun!

Bir onlardan, bir bizden

Bizden onlara önerilen Atatürk alfabesi, Türk kardeşlerimizce coşkuyla karşılandı. “Latin alfabesi” sözü yanlıştır. Gerçi Latince, onun özünden pay almış İtalyanca, hatta İspanyolcada hemen bütün harfler okunur. Bizim yeni alfabemiz de böyle. Ancak, bizim alfabemizde genizden, dişler arasından çıkan heceler yok. Nasıl konuşuyorsak öyle yazıyoruz. Bu ne kolay alfabedir, Allah’ım! Bildiğimiz iki doğu ve bir batı dili işe yan yana getirdiğimizde, alfabemizin Latin alfabesinden de, dünyanın tüm Türk  alfabelerinden de rahat, akıp giden, Türk fonetik yapısına uygun bir alfabe olduğu anlaşılır. Öyleyse “Türkiye alfabesi” daha doğru olur, değil mi?

TRT’nin zaferi

Vallahi, sevgili Kerim Aydın’ı zaman zaman ve tatlı tatlı eleştirdiğimiz de olmuştur, ama Avrasya kanallarını oluşturması, ses, söz, müzik ve her tür seçme programlarını, telgrafın tellerine konan kuşlar misali Avrupa ve Asya’daki Türk kardeşlerimize uçurmasını alkışlamamak olası değil. Geçen hafta TRT’de Antalya’daki Türk kompozisyonunun bir tıpkısını sunuşu da güzelin ötesindeydi.

Bir kez, Orta Asya’dan beri bölünmüşlüğün, Rus Bolşevizmi altında yıllarca ezilmişliğin acısı var içlerinde. Sıcak, daha sıcak, sımsıcak bir kucak bekliyorlar bizden. Hükümetimizin bu konuda çok ileri bir sevgiyle kollarını açtığını görüyoruz, yetmez!

Onların ezgileri, musikileri ve Orta Asya sazları, hatta edebiyatları çoğu noktalarda bizden ileri. Soramazlar mı bize:

“-Ne diye bugüne kadar biz, Türk kardeşlerinizin edebiyatını unuttunuz da yalnız Türkiye edebiyatı okuttunuz?” diye. O kardeşlerimizin bugün kullandıkları türlü sazlar, batıdakilerin anası. Süregelen edebiyatları, çok yerde bize üstün. “Ne diye bizlerden alıntı yaparak gerçek Türk edebiyatını okutmuyorsunuz?” derlerse yanıtımız ne olabilir ki!

“Biz, Milli Eğitim Bakanı ile bu konuda anlaşmıştık. Ama neyi ta’lim ve neyi terbiye ettiğini Allah’ın bilüp biz kulların görmediği Ta’lim ve Terbiye Kurulu’na koskoca bakanlık” pes ediverdi. Bakanlar peş peşe Türk ellerine gidiyor, arşivlerine malzeme dolduruyorlar; ya sonuç?. Kültür Bakanı’nın, bakanlık heybesine çok şey doldurduğunu biliyorum, ama kompozisyon bekliyorum ben. 

Biliyor muyuz?

Bolşeviklerin özgürlük vaatlerinin düzmece bir yalan olduğunu anlayan Türkmenlerin Kokand kentinde Bolşevikler tarafından nasıl ezildiğini, Türk kardeşlerimizden pek çok ozanın nasıl öldürüldüğünü, bunlardan kalan edebiyat örneklerini biliyor muyuz? “Türkistan’ın bülbül şairi” diye ad bırakmış olan Mağcan Cambay’ın öteki arkadaşları gibi 1937 yılında Bolşeviklerce nasıl öldürüldüğünü biliyor muyuz?

Zor olan

Kardeşlerimizin dillerindeki Türkçeyi İstanbul Türkçesine çeviremeyiz. Hele özel televizyonlarda kulaklarımızı ısıran o yabanıl, yanlış, pis Türkçeyi “buyurun efendim” diye önlerine bunu hiç koyamayız. Onlardaki Türkçe sözcüklerin tümünü değiştiremeyiz de. Kimbilir belki zamanla biz de onlardan bazı sözcükleri alabiliriz. Şairlerinden biri, Türkistan Türkçesinde ne diyor:

“Türkistan, iki dünya esiği goy.
Türkistan, er Türk’ün beşiği goy.”

Burada, eşiği sözcüğündeki “ş” harfi “s” olmuş. “Goy” da “dır” demektir. Ama kardeşlerimizdeki bazı sözcüleri anlamak daha zorlaşabilir. Hele bazı, bizim için ölü sayılan ya da anlamı büsbütün değişik olan sözcüklere ısınamayız. Söz gelimi bir Azeri kardeşimiz, “ceketinizi, giysinizi çıkarın” yerine “donunuzu çıkarın” dese kabullenemeyiz değil mi? Halbuki “don” en eski Türkçede giysi demektir.

En büyük rol, yine TRT’nin buradan ya da oradan karşılıklı olarak müzik, oyun, söyleşi çekimleri yapıp Avrasya programını zenginleştirecek, dillerin kaynaşması doğrultusuna yönlendirecek bizi. Gönlümün bir dileği daha var: Muhalif partiler de Avrasya’daki törenlere katılsınlar. Türklük dünyasının kültür kardeşliğine, partili ve partisizler, el çırparak gidelim.


Şardağ, R. (25 Mart 1993). Türk’ün Yücelişi. Milliyet, s. 17.


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın