Televizyonlarda sunucu sefaleti

Bir insan sesine bakın; bir de hayvanlar dünyasını dolduran yaratıkların seslerine!.. Sonra da insan yaratıldığımız için şükredebildiğiniz kadar şükredin Allah’a. En çirkin, bed, hışırtılı ve törpülenmemişçesine pürüzlü insan sesi, taşıdığı insancıl sıcaklık nedeniyle yine de papağanın çıkardığı sesle ölçülemez. Ama gelin görün ki bizler, televizyonlardaki sunucularımızdan yine de sızlanıyoruz. Çünkü insan sesiyle yetinmiyor, konuşan insanın ses aygıtında, “corde vokal” denilen ses kirişlerinde, Türkçesinde, dudak, damak, göğüs ve kafa seslerinde, ağzını kullanışında bir ayrıcalık, nitelik arıyoruz. Gerçi Osmanlıca konuşma hastalığı yeniden lüks haline geldi. Bir yandan mega’lı, şov’lu firenk budalılığı, bir yandan, yeni Atatürk Dil, Tarih Kurumu’nun Arapça ve Farsça sözcükleri yayma yarışı, dile saygısızlığı iyice pekiştiriyor.

Bu sütunda, dilin her yönündeki karmaşaya, çirkinliğe ve rüküşlüğe daha sonra genişçe dokunacağız. Hatta televizyonlardan, basından daha geniş örnekler vereceğiz.

KILIK KIYAFET VE KONUŞMA ORGANI

Özel televizyonlar, rakipliğin verdiği hırsla, filmde, müzikte, kültürde, sanatta elbette yarışacaklar. Ama bu, daha güzele ulaşma yarışı yerine, yazık ki her konuda çoğunluğun pek de yüksek olmayan düzeyinin düşürülmesi yarışına dönüşmüş bulunuyor. Film mi seçilecek, musiki mi icra edilecek, eğlence mi düzenlenecek? Düzeysizliğin “mega”sına (!) ulaşılıyor. Ne ki bizim gözümüze ve yüreğimize en çok batan, sunucularımız, özellikle eğlence programlarını sunanlardır. Eğlence, insanları sıkmadan, oyalama, güldürme ve eğlendirme programları hazırlamak değil mi? Özellikle özel televizyonlar bu konuya çok önem vermede. En ciddi bir haberin bildirisi sunulurken geri planında; çıplak göbeğini, cıbıldak göğüslerine kadar fırlatan ya da ince bir çizginin örttüğü popolarını kıvırtanlar… “Güzel görüneyim” derken ya güzelliğe yestehleyen sunucular?

Onlar için üzülüyorum: Erkeği, kadınsılaşarak; kadını, kaka bir Türkçeyle “insan”a aykırı sesler çıkararak sağa hopluyor, sola zıplıyor. Dudaklar mıh gibi kapalı, İstanbul söyleşi sıfırı tüketmiş. Gazetelerimizden kopye edilmiş yanlışlıklar komedisi… “Gözümün nuru” anlamına, “nûr-i ayn” tamlaması, olmuş “nûru ayn”… “Helâl ü hoş olsun” yerine, “helâl-i hoş”lar… Gazete ve sunucularımızda, “suç teşvîki”, dönüşüyor “suç teşviki”ne. “Neyin yol açtığı”, “nenin yol açtığı” oluyor. Güzelim “armağan” demek dururken i’si uzatılmamış “hibe”yle karşılaşıyoruz. Star’da musiki söyleşisine katılan bir doktor “hizmetçi” makamı diye bir makam olmadığını, makam adının “uşak” değil, “uşşak” olduğunu bilemiyor. Kırk yıllık sunucuların da bunu öğrenemediği görülüp duruyor. “Vahi Özün “a”sı, “Nisa”nın “Ni”si uzatılarak rahmete kavuşmuş oyuncuların ruhları incitiliyor. “Bakiyye”, geri kalan, elde kalan demektir, “a”sı uzamaz, sunucularımızı “stop” diye durdurmaları gereken denetçiler ya da TRT’den özel televizyonlara kaçan uzmanlar uykuda. Solistler adına şarkı sunanlar, güfte okuyanlar, “göysüme” yapmışlar, “göğsüme”yi. “Doldurucak” oluyor, “dolduracak”.

SUNUCU BİR ATLIYOR

Atlıyor, zıplıyor, hopluyor, özel televizyonlarımızda sunucularımız. İşte tam bu sırada Türkçenin bir yana fırlatıldığını, sunuculuğun, şirin görüneyim diye palyaçoluğa kadar rütbelendiğini üzgüyle izliyoruz. Kuşku yok ki bu, haber sunuculuğu değildir. Söz gelimi TRT’de yıllardır 2. Kanal’ın haberlerini sunan, adını bile bilemediğim bir kızımızla yine soyadını bilemediğim Nevin adlı kızımızın ve daha bazı sunucuların örnek alınacak konuşma ve davranışlarını sevgiyle izliyorum. Ama biz, eğlence programlarına çeviriyoruz dürbünü, şimdilik. Zamanla açık oturum yönetenlere de sıra gelecek elbet. Adını Frenkleştirip Show dedikleri bu programlarda, Yeşilçam ve yazık ki Devlet Tiyatrosu’nda ortaya atılan bir ağızın örnek alındığını görüyoruz:

Olacak” değil “olucak”, “yapacağız” değil “yapıcaz”, “ne yapalım” değil “nâpâlım”, “rüzgâr” değil “ruzgâr”. Türkçeye sevgisizlik değil mi bu?

ATLAYIP ZIPLAMASINLAR MI?

Hanımların yanında erkek sunucularımızın da bu dil bozukluklarına, İstanbul söyleyişini perişan edişlerine ayrı bir yazıyla değineceğiz. Ama eğlence programlarında hoplayıp zıplamadan, güzelim İstanbul söyleyişini örselemeden; sevimli, ilginç ve çekici kalmayı sululaştırma sınırına vardırmadan, hareketli, dikkatleri ve sevgileri ekrana çekmeyi, palyaçoluğa dönüştürmeden cana yakın, saygınlıklı ve şipşirin kalabilen eğlence programlarının sunucuları da var. İstanbul Televizyonu’nun değerli müdürlüğünce oluşturulan ve Mustafa Yolaşan’ın örnek bir sevimlilik, sıcaklık ve şirinlikle sürdürdüğü, akıp götürdüğü örnek program yok mu? Güzele giden yolu çoktan aşıp geçmiş olan Yolaşan’a İstanbul Televizyonu’na zafer kazandıran müdürüne şapka çıkarıyor, eğlence programlarını düzenleyenlere ve onları sunanlara örnek gösteriyorum.


Şardağ, R. (1993, Nisan 15). Televizyonlarda sunucu sefaleti. Milliyet, s. 19. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın