Ölüm

Arapların “ecel”, “mevt” diye adlandırdıkları, Türklerin çok eski çağlardan beri “ölüm” dedikleri en büyük giz! Olumlu bilimcilerce üzerine nice beyin ışıkları harcanmış. Bedende canı taşıyan protoplazmanın niteliğine inilerek benzeri bir canlının yaratılmasına çalışılmış. Yok oluşuna son verilmek istenmiş… Yazık, yazık ki canlı hücrenin tıpkısını yaratmak için o ilk can tohumunu öldürerek yola çıkılmış… Sonuç? Hiç! Koskoca bir hiç!

Hak dinlerin birleştiği ölüm, son durak mı? Yoksa yepyeni bir dünyaya el eden başlangıç mı?

KİMSE BİLEMİYOR Kİ

Geri kalanların kış soğuğuna boğan ölümün, gideni nereye ulaştıracağını dinsizliğin nafile yorumları çözememiş. Bütün ışıkların karardığı, dönüş yolunun tıkandığı sanılan dönemde tek avuntu, Allah’lı dinlerde. “Ben inançsızım; ateistim” diyenlerin, avuntusuz bir dünyada nasıl rahat soluk alabildiklerine şaşmaz mısınız?

“Muallimül evvel, yani birinci öğretmen, baş öğretmendir ölüm” der büyük İslâm bilgesi Muhammed Nakşbend. Öldükten sonra ders almaya sıra, vakit ve nöbet gelmeyeceğine göre ölenin ardından bakakalanlar içindir bu ders. Yazık ki öğrencisi zor bulunur bir ders! Yönünü bilemediğimiz sonsuzluk treninin bileti elimize ne zaman tutuşturulacak? Ecel, bizi nerede, nasıl buyur edecek?.. Bu soruyu her gün kendimize sormaya kalksak yaşayabilecek miyiz ve bir şeye dikkat etmez misiniz: Ölenlerin arkasındakilerin, ölmeyecekmişlik içkisiyle körkütük sızmaları nedir? Her gün dünyayı yerinden oynatacak bilgileri yaymaya çalışanların, ölüm karşısında nasıl, ne zavallıca ve de yazıklıca teslim olduklarını düşünelim! Kahramanlarla ödlekleri, erdemlilerle tın tın ötenleri, azgın ve hırslılarla suskun ve alçak gönüllüleri topluca bir trene yükleyip son yolculuğa bir trene yükleyip son yolculuğa çıkaran ölüme karşı bu vurdumduymazlığımız kendiliğinden oluşmuş da değil. En yüce, en güçlü olan Allah’tan geliyor bu avuntu.

UNUTMAK, ÖLÜMÜ UNUTMAK

Bu da O’ndan gelen bir avuntu değil mi? Dünya okulu bu! Hep ders yapacak değiliz ki! Biraz haylazlıklarımız, aşklarımız, ak ya da kara sevdalarımız da olacak. İnsan biraz da günahlarıyla güzel. Ulu Tanrı’nın, aşk yaramazlığı yapan Adem babamızı, yaptığından utandığı için peygamberliğe getirdiğini nasıl unutabiliriz! Bu güzel avuntular mı yoksa bizi, zaman zaman gevşemeye, unutkanlığa iten? Çok düşünmek, çok çalışmak, iyilik atını sık sık şahlandırmak ve ölümün verdiği korkuyu dağıtabilmek… Karanlık bir dünyaya doğru, güneş kadar sıcak dostlarımızı yolcu etmek… “Ölenle ölünmez”, “ölünün ardından yas tutulmaz”, “Ölüyü hayırla anınız”, “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı” gibi ısısı kaybolmayan avuntuları, kaybettiklerinin arkasında titreşenlere veren de yaşamımızı, hırstan, kinden, doymazlıktan uzak yaşamamızı isteyen de O en büyük sevgili değil mi? Derslerin en zoru, ölüme inanmak değil de katlanabilmek… Zavallı omuzlarımıza çöken ağırlığın en büyüğü bu! Hz. Ömer’in, peygamberin öldüğü gün, “Kim peygamber öldü derse öldürürüm” diye çektiği kılıcı kınına soktururken Ebûbekr’in akan gözyaşlarını düşününüz. Câmi’as Sahih’inde, 1. cilt ve 37. sayfada Buhârî ölümün katlanmazlığını ne güzel belgeler. “Yaş otuz beş, yolun yarısı eder”li şiirinde Cahit Sıtkı’yı karamsarlıkla eleştirenler oldu. Ünlü Arap şairi Ferazdak ne diyordu:

Ölüm ölüm!. Ah, sırtımızda, tüyden hafif, ama en ağır, taşınması zor yükümüz…
Ölüm ölüm!. Ah, bizi, O’nun kollarına ulaştıracak ışıklı yolumuz!”

Şam çarşısında babasıyla gezerken Şems’le karşılaşan Mevlânâ, Şems’in kimliğini araştırır. “Ey dünya sarrafı, beni tanı!” diye küçük Mevlânâ’nın omuzuna vurarak kaybolan Tebrizli Hakk delisi Şems’i tanıyanlar, onun, gecenin yarısını aşmış saatlerde iniltilerini duyduklarını, “Kollarım nerede, kollarım nerede yâ Rab!” diye haykırışlarına tanık olduklarını söylerler. Sanırım, üstünde sevginin, sıcaklığın azalmayacağı duyacağımız tek kucak Allah’ın. Öpüşlerimizin en güzelini, armağanlarımızın en cicilerini O’na saklayalım.


Şardağ, R. (1993, Nisan 22). Ölüm. Milliyet, s. 19. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın