Müzik dünyamız

Amatörce bazı besteler de yapmış olan Şardağ’dan, yeni müzik dallarına, karşı çıkma, ya da sevgisizlik bekleyeceğinizi sanmam. Hoşgörü, hem o en yüce Kuvvet’in bize buyruğu, hem insan olmanın gereği değil mi?

Dünyayı oluşturan büyük ulusların müzikleri de büyük olagelmiştir. Bu musikiler sonradan okullaşmıştırlar da. Batı’da birbirini etkilemelerine karşın, melodik dünyalarını okullaştırmış olan bir Alman, Ruş, Çek, Avusturya, Fransa, hatta Macar müziği oluşmuştur. Buna karşılık Doğu’ya döndüğümüzde durum komiktir. Tüm Batı, Hind-Avrupa kökenlidir. Ama Hind müziği ilkeldir. Arap müziği ilkeldir. Yüzyılları kaplayan Türk müziği, ta Orta Asya’da bir okul haline gelmiştir. 

Orhan Gencebay’ın Yaptığı

Televizyonda soruyorlar kendisine: 

“Türk müziğine makamlar nereden geçmiştir?” diye.

Yanıtı: “Araplardan.”

Yeni müzik, pop müziği, arabesk müzik gibi türlerin ortaya atıldığı günümüzde bilmediğimiz konulara girmemeliyiz. Nitekim, kendi Gencebay musikisinin türüne “Arabesk” diyenlere de kızmakta, bunu red etmektedir. Haksız da değildir. Türk sanat müziğinden bazı melodik güzellikler de taşıyan Gencebay’ı, zaman zaman zevkle dinlerim de. Ama bilsin ki Türk müziği Asya’da oluşmuş. Kağanın çadırına en yakın iki çadırdan biri, baksınındır, ozanındır. Onlarda da şiir, musikiyle kucak kucağadır. Saz, bağlama, çöğür, bozuk, kopuz gibi on çeşidi aşkın saz. Bayatı, türkü, şarkı, üçleme, bozlak, maya, uzun hava gibi engin makamalar.. Yalnız türküleri ele alsak, ezgilerine göre kayabaşı, ezgi, varsağı, Türkmani, bayati, maya, uzun hava.. Uzar gider. Sayın Gencebay unutmasın; makamlar da Orta Asya’dan kalmadır. Ama Fars ve Arap kültürünün etkisi ve sevgisi içine giren milletimiz, Asya’dan getirdiği, ya da kendi yarattığı makamlara da İran ve Arapça atlar takmış. 

Klasik Bir Musiki

Türk müziğinde klasik ve şaheser bir akım oluşmuş. Yüzyılları aşmıştır. Günümüz dünyasında devlet koroları dışında bu ağırlıklı musikiye, belli bir aşina zümre dışında ilgi azalıyor. Biz, musikinin her türüne açık olduğumuz için klasik müziği de, fasıl müziğini de, çağdaş gençliğin sergilediği bugünkü müziği de dikkat ve ilgiyle dinliyoruz. 

Yıllar öncesinden “Türk hafif müziği” diye başladı. Ama melodilere ruhunun bütününü koyan Alpay‘a, sevgili Alpay’a da “hafif müzik”çi diyebilir misiniz? Bu, düpedüz Türk müziğidir. Bu ses ve onun gibi başta Tanju Okan olmak üzere nice altın seslere hafif diyemezsiniz?

Ya Sezen

Türk müziğinin temelini, naçiz şahsımızdan alan Sezen Aksu‘yu anımsayın: “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler…” de, hüznünü gizleyen bir ses, hatta hüznü, sevinçmiş gibi sunmaya çalışan Sezen Aksu!. Onun müziğini “hafif”siyecek miyiz? Bu arada, Erol Evgin‘in, “İşte öyle bir şey” gibi şarkılarına, o ışıklı sese ve ter temiz diksiyona, “İşte öyle bir şey” diyebilir misiniz?

Daha Sonrakiler

Yeni bir şey getirmiş değiller! Sözleri pek çirkinleştirmediği zamanlar, yaptıkları hoş şeylerin aslı yine Türk müziği! Usûlü bizden. Tutun temponuzu, kulak verin, göreceksiniz ki ya düyek, ya sofyan, ya nim, yani yarım sofyan!.. Makam da bizden. Çok yaygın olan hicaz, hüzzam, uşşaklar arasında gezinip duruyorlar. Ama bir iki dokunmam olacak gönüllerini kırmamaya çalışarak, güftelerine. Dikkat edin, şiir demiyorum. Hangisi bir Attila İlhan’la, Ahmed Muhip’le, Cahit Külebi’yle kanatlanıp uçmak istiyor?

Şimdi düşünün Suphi Ziya Özbekkan‘ı:

“Sana ey, canımın canı efendim; Kırıldım, küstüm, incindim; gücendim.” eserini! Şarkının his dolu melodilerine ölümsüzlüğü kazandıran, biraz da “kırılmak”, “küsmek”, “incinmek” sözcülkerine yaslanıştaki duygulu, zariflik değil mi?

Batı, sözü hafifser. O, duyguların, sözcüklerle kıstırılmasından rahatsız olur. Şaheser senfonileri sözcüklere sığdırmak olası mı? Görüyorsunuz, daha daha gençler, “Cumhur cemaat” alaturka müziğin usûl ve makamlarına sığınıyorlar. 

Ne ki musiki eğer musiki ise hafife alınmaz! Dilersen birkaç usûl değiştir. Bir dizede iki makamı işle. Bunu, halkımız da türkülerinde çok yapmıştır. Ya Itri? Kar-ı Natık’ında otuzüç makam kullanır. 

Sevemediğim

Evet yeni, daha yeni, en yeni hafifçilerde iki şeyi benimseyemiyorum: Bakıyorsunuz, ne güzel bir “hafif müzik!” mecaz anlamıyla hiç te hafif değil! Ama neden okuyanlar kadın, erkek olsun, kalça kırarak, bele kuşak dolayarak, halka popolarını dönerek ve de kıvırtarak okuyorlar? Oyun havası niteliğindeyse sorun yok. Sözü acı, melodisi baygın.. Oynamak, hoplamak düşündürücü değil mi? Şarkı, oyun havası niteliğindeyse oyna efendim! Uşşak ve aksak bir Konya türküsü vardır: 

“Alim, gitme pazara.
Uğratırlar zarara. 
Alim ölsün diyenler, 
Kendi girsin mezara.”

Oyna bakalım, oynayabilir misin?

Ne ki, yine Konya’dan, sofyan “mavili” söylenirken zati yerinizde duramazsınız ki:

“Süpürgeyi yoncadan 
Beli gayet inceden. 
Hopla da mavilim, hopla!
Al beni koynunda sakla!”

Kalıcı Mı?

Tarkan‘ın, “Gül döktüm yollarına”sını. Onun gibi, “Acayipsin”, ya da “Oynama şıkıdım şıkıdım” ının, ya da Burak Kut‘un, “Benimle oynama söyledim sana” şarkıların hafif tatlı buluyor, ama hafifsemiyorum. Yalnız bu kalabalıklar onları sallana sallana izleyenler yeterli mi? Bunlar, mutlu, ya da mutsuz küçük bir azınlık değil mi? İstanbul’un dışına çıkmadan, gecekondu semtlerine dalsalar bu ilgiyi bulabilecekler mi?

Geçenlerde, Emel Sayın‘ın, hünerli ve duygulu sesiyle okuduğu, 

“Geri dönmek için bana geç kalmadın mı?”

şarkısını okuyan bir delikanlının, bir yandan da dinleyicileri sağa sola sallanmaya çağırdığını görünce şaşaladım. 

Yanlış anlaşılmayalım! Amacamız musikide, sözde güzellik! Hem de bu örnekler, “Türk Müziği” adıyla sunuluyorsa!.. Eskiden “Hafif Türk Müziği” diye kendileri adlandırmışlardı. Hayır, biz hafifsemek istemiyoruz. Genç şarkıcıların da biraz dikkatli olmalarını istiyoruz, o kadar. 


Şardağ, R. (4 Ağustos 1994). Müzik Dünyamız. Milliyet, s. 18.


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın