Radyo ve televizyonlarımızda şiir ve müzik

Bizim bir halk müziğimiz, bir de sanat müziğimiz var. Şimdilerde şov, pop, arabesk, hafif müzik gibi türlü adlarla tanımlananlar da buna eklendi. Ama bunların dışında tanık olduğumuz haykırışlı inleyişli, zıplayışlı hoplayışlı, yepyeni bir müzik türü de karşımızda.

Tutucu muyum? Hayır efendim, hayır! Geçmiş yüzyıllarda, vücutlarının duyarlıklı yerlerini kıvırta kıvırta, ama belli müzik ritmleri içinde ve eşliğinde, padişahlar önünde, akılları başlardan alan oyuncuların ve oyun havalarının varlığını da yalanlayamam ki!

Bizim televizyonlarımızda karşı çıktığımız, bu açıklık da değil!

Geçmiş yüzyıllarda oluşan divan şiirimiz ve klasik dediğimiz müzik içinde de öyleleri var ki hatta özünü yüzyıllardan almış, mis gibi Asya kokan öyle halk şiirlerimiz var ki özel televizyoncularımız ve yıllardır niteliksizliklere soyunan solistlerimiz bizi yanıtlayabilirler ve diyebilirler:

-Ya bu Kastamonu türküsüne, ne diyeceksiniz Şardağ:

“Akşam oldu, köpek kocam yine gelir odundan,
Altı ay oldu, şalvar çıkmaz oldu budundan.
Pişmiş kestaneye dönmüş, görmez tadından
Urgan verin, şu köpeği bağlayalım”.

Bizim özel televizyoncularımız, ozanların yazıda bıraktıkları bu duyguyu, güzel, cici ve tahrik edici kızlarımızla gözlerimize sürmek, burnumuza koklatmak, kulaklarımıza sokmak istiyorlar. Genç ve cici kızlarımız biraz yıpranmıyorlar mı?

YA O TEPİNMELER

Haykırma, uluma, inleme yetmiyor. Seyirciyi de ortak eden bu sulu zırtlağın adı, musiki değil elbet.

“Efendim, güzel musikiyi, sanat musikisini, yüzyılların doğa, insan sevgisini emerek gelmiş halk müziğini TRT’den dinleyin”.

“Başüstüne” deyip TRT’ye döndüğümüzde, sanat müziğimizin üç ünlüsünün, milyarlara bağlanmış, öteki onurlu sanatçıların da radyolara tıkıştırılmış olduğunu görüyoruz; üzümün üzüme bakıp kararması gibi özel televizyonlardan TRT de nasibini almış oluyor.

BİRKAÇINI ÇIKARIN

Sevgili Sezen’imi, Tanju’yu, Özdemiroğlu, Alpay, Erol Evgin gibi seslerindeki renge, diksiyonu ve bütünü ile ses aygıtına kendi damgalarını vurmuş olanları ayırın… Bu heyamolacılara katılıp kişiliklerini aşındıran bazı hafif müzik sanatçıları için üzüntü duymamak olası değil.

Ne ki TRT, eski Genel Müdürü Kerim Aydın zamanında bir fasıl musikisi atılımına girdi. Haftada bir iki gün zevkli fasıllarla karşılaşıyoruz. Hele bunlar içinde, İzmir’e bir talih eseri olarak yerleşmiş bulunan, değerli müzisyen Kutlu Payaslı’nın yönettiği fasıl… Türkiye’nin dört bir yayın yapan çevresel radyolarımızın seçkin solist ve koristleri bir araya getiriliyor. Bir vefa çemberi içinde toplanıyor ve her hafta Payaslı’nın yönetiminde bu koro, gençleri de, yaşlılar gibi mutlandıran propagandalarını başarıyla sürdürüyor.

BİR DE GEÇMİŞİ DÜŞÜNÜYORUM

Ne fasıllardı onlar! En başta hükümdarlarımız, sanatın içindeydiler. Şiir ve musikiyle sarmaş dolaştılar. Osmanoğluların aşık olmayanına, bir saz çalmayanına, beste yapmayanına, şiir yazmayanına, hatta bir çeşit resmin kardeşi olan hat sanatıyla ünlenmeyenine rastlayamazdınız ki!

Meclislerinde ozanlar, besteciler, musiki ustaları ve her akşam fasıl! Mevcudu tükenmiş Şair Sultanlar adlı eserimizde de belirttiğimiz gibi, Avrupa kralları içinde saat tamirciliğine, tenekeciliğe merak sarmış olanlarına rastlıyoruz da şair olanına rastlayamıyoruz.

Bugün TRT’de başlayıp bize umut veren bu fasıl musikisinin tek eksiği, saz çeşitlerinin azlığı ve fasılı yönetenlerin bu işi defle yapması gerekirken el, kol sallayışlarıyla sürdürmeleridir.

NEREDE O ESKİ SAZLAR

Evet, ben de bunu soruyorum işte! Nerede o eski sazlar? En az elliyi aşan bu saz türlerinin tanımlamalara dikkat edilerek yeniden yaşatılmaları olasıdır. Gözlerimi kapayıp tarihin fasıl konserlerini hayal ediyor ve o unutulmuş sazları düşünüyorum:

Orta Asya’daki milli sazlarımız İran’dan, Arap’tan, yönetimimiz altındaki tüm Batı ülkelerinden, Afrika’dan, adına Çingene dediğimiz, musiki tutkuları ince ve duyarlıklı insanlardan alınmış sazlar.

Zilli def türü olan daire, rebab, bugünkülerin iki katı aşan türleriyle neyler, birçok düdükten oluşmuş musikar, aynı çeşitten vurma çalgıları olan kudüm, nekkare, üç kirişli tanbure, kara düzen, onaltı telli söndür, kırk telli hünerkar, sentar, ud, kanun, dört telli, mızraplı çartar, beş telli, mızraplı saz: Şeştara, en eski Türk sazı kopuz, beş telli, tahta göğüslü milli sazımız: Çöğür, beş kirişli, telli bir saz: Çeşde, kara zurna, yeltem, mugi, tel-tanbure, İran sazı, kopuzumsu berbat, lavta, kemançe ve beş çeşit zurna: Kaba zurna, şehabi zurna, Arabi zurna, çevre zurna, belban nefesli sazların en uzunu olan nefik, kaval, şemşir ağacından yapılan kara düdük, Macar düdüğü, mehter düdüğü, yassı bir ney türü olan mizmar, nefesli b,r saz: Dankiya düdüğü, bütün dünya çalgılarında gördüğüm tulum, Eyyüb borusu, şişe boru, dervişan borusu, lotaryan ve çeşitli borular: Erganon borusu, ağız tanburesi, yemani, makarna dünbelekleri, fincan sazı, asker borusu olan Kerrenay, klarinetler.. Kös’ten küçük, davul türü olan kuş davulu…

VE HER AKŞAM

Padişah huzurunda, büyük besteci ve hocaların da onur kattığı fasıllar..

Televizyonlarımız bu fasıl musikisinde yarışmalı, saz çeşitlerini çoğaltmalı.

III. Selim’in huzurunda fasıl başlamıştır. Padişahın tambur hocası Mûsevî asıllı, büyük usta, biraz gecikerek gelince haremağası, içeri almaz, usûle, fasıl adabına uymuyor çünkü. Ne var ki, tartışmayı ve hocasının sesini duyan Selim, hemen kapıyı açıp İzak’ı buyur eder ve haremağasına seslenir:

“-Kusura bakma ağa! Senin gibisi çok gelir, ama İzak gibisi bir daha gelemez.”


Şardağ, R. (1993, Ekim 14). Radyo ve Televizyonlarımızda Şiir ve Müzik. Milliyet, s. 20.


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın