Satılık eşek

Kırk yıla ulaşan bir öğretmenlik.. Liselerde, yüksek okullarda edebiyat, diksiyon, fonetik, Türk kültürü ve sanat eleştirmeciliği hocalığım.. Öğretmenlerini gırgıra alan çok öğrenciye tanık oldum. Ama öğretmeninin sırtına, “Satılık Eşek” yazılı kağıt yapıştıran saygısız öğrencilere hiç rastlamadım. Kahrından ölen hocaları için hiç acı duymuyor mu o dengesiz, hissiz çocuklar, merak ediyorum. O çirkin kağıdı hocalarının sırtına yapıştıran öğrenci ellerinin pisliğine ve ruhlarına sinmiş çirkinliğe tükürmeyen bir velinin var olacağına da inanamam.

HEP ÖĞRENCİNİN YANINDA OLDUM

Öğrenci, hocalarını tartmada cindir. Öğretmenini her haliyle inceler. Onun sesinin rengi, tonu, kısacası diksiyonu, giyimine gösterdiği özen, dersini izleyenlerin sorularını yanıtlamadaki rahatlığı, genel kültürce güçlü belirmesi ve hoşgörüsü, öğrencilerde sevgi ve saygı karışımı bir otorite etkisi oluşturur. Öğrencilerinden her birini, kendi karakterinin tıpkısına uyan bir model içinde görme zaafından kurtulamamak, o çocuklar için büyük bir tepki nedeni oluyor. Bu tepkiler içinde, öğretmeni hafife alma, kıskıs gülme, türlü yollarla sinirlendirme gibi çeşitlemeler var.

MÜNİR RAŞİT ÖYMEN

İstanbul Öğretmen Okulu’ndayız. Gazetemizin sevgili Başyazarı Altan Öymen’in babasından ve amcasından pedagoji ve psikoloji dersleri okuyoruz. Nasıl öğretmenlik yapmalı; işte bunu, bizler onlardan öğrendik. Sevgili Münir Raşit Öymen, ilk ders için sınıfımızda. Batı’dan yeni dönmüş. Bilgice yüklü. Yumuşak mı yumuşak. Bilgisinin ağırlığı ile ters orantıda, kurumsuzluğu. Kızmak yok, gülümsüyor. En küçük kusursuzluğunuzu yakalama yerine, görmeme davranışı hakim, tavrına. Bazı matrak sorular soran arkadaşlarımıza yanıt verirken bile hep gülücükler.. Bir öğrenci patlıyor:

“- Hocam, siz hiç kızmaz mısınız?”
“- O zaman, kızmamayı nasıl öğretirim size?”

Her gün değişik bir kıyafetle geliyor.

Hocalıklarımı sürdürdüğüm elli yıl içinde, ben de her gün başka bir giysi, ya da farklı kravat içinde göründüm öğrencilerime. Onları saymadan, nasıl saygı bekleyebilirdim? Bazı zamanlar, öğretmenlerin çoğunluğu, bir sınıftan topluca sızlanmadalar mı, ben, o sınıfı hayran olunacak bir sınıf olarak gördüğümü söylerdim. “Size şaşıyorum, bu sınıfla başa çıkılır mı?” diyen bir ev idaresi hocası hanım arkadaşımın, iki kez, belinden bacaklarına kadar sarkan beyaz lastiğini elimle içeri soktuğumu anımsıyorum.

SATILIK EŞEK

Evet, buraya kadar hep öğrencilerle beraberim. Ne ki hocalarının sırtına, “Satılık Eşek” yazılı bir kağıdı, habersizce iliştirmek, insanlığa değil, eşekliğe bile sığmaz. İnsanın farkına varamayacağı bir anı olabilir ve bu pis yazı, herkesin sırtına yapıştırılabilir. Yapıştırıldı diye o kimse eşek sayılmaz ki! O zaman da kağıttaki “eşek” yazısı ortada kalıp hocasını kiralık eşek yerine koyduğunu sanan zavallı öğrencinin sıfatı olmaz mı?

“- Efendim, bizi dövüyordu ama.. Hakkımızı koruduk” mu denilecek?

İnsan en doğal hakkını alabilmek için bile hakaret ve dayak yoluna sapamaz ki!.

“- Ama, bizi dövüyordu” mu dediniz?

Bu da bir yanlış. Yazık ki öğrencilere dayak atma budalalığının bir hastalık olduğunu bilemeden, bu pisliğe bulaşmış öğretmen ve müdür muavinleri de pek çok..

Sevgili Avni Akyol’dan sonra sahibini bir türlü bulamayan Milli Eğitim’de Akyol’un başlattığı nice yenilik ve atılımlar olduğu yerde sayıklıyor.

KIZMAK MI, ASLA

Öğretmenin en büyük silahı kızmamaktır. Hocalık yaşamımda, insanı, sinir küpü haline sokan bazı saygısız öğrencilerim de oldu. Ama hep yavaştan aldım. Öfke silahına dokunmadım. Yaşamımdaki önemli bir olayı hiç unutamadığım anı olarak iletmek istiyorum:

Kız, erkek karma bir kolejin son sınıfında hocayım. En arka sırada bir erkek öğrencim, güya bana hissettirmeden önündeki kızların saçını çekip sınıfı güldürüyor. Tatlı uyarılarımdan hiçbir uyanış hali görülmüyor. Senenin yarısına kadar gelmişiz, o, sınıfın havasını bozmakta devam ediyor. Bir gün “Gel buraya!” diye kapının önüne, yanıma çağırıyorum.

“- Ahbaplık mı yapacağız hocam” diye daha küstah bir pozla bana doğru yürüyor. Sağ elime hakim olamıyorum ve de “Geç tahtaya!” diye, biraz da göstermelik bir öfkeyle sorulara başlıyorum ve bağırıyorum:

“- Soru bir!.”

Biliyor. Daha kolay iki soruyu da bilince not defterimi açarak haykırıyorum:

“- Otur yerine hayvan! On aldın!”

“Hayvan” sözcüğünü hak etmiş olduğunu kabullenmişken on aldığını duyunca elini yüzüne kapatıyor, sınıfın en sessiz, en mazlum çocuğu olunca alıyor beni bir üzüntü!.

Zaman akıp giderken bu çocuğun kim olduğunu unutmuşum. Bir gün İstanbul’dayım. İstiklal Caddesi’nde yürüyorum, eski öğrencilerimden biri karşıma çıkıyor. Tanınmış bir tiyatro oyuncusu.

“Hocam” diye konuşuyor; “Müsait misiniz? Çiçek Pasajı’nda bir kadeh içelim.”

Karşılıklı atıştırırken, birden soruyorum: “Sizin sınıfta bir öğrenciye tokat atmıştım ve bunun acısını yaşamım boyunca unutamadım. Kimdi, anımsıyor musun?”

Birden gözleri doluyor:

“- Hocam, bendim o tokadı yiyen. Verin o mübarek elinizi öpeyim. Bana en çok kızdığınız bir anda on vermesini bildiniz. Ben bu adaleti babamda görmedim.”

“- Hayır yavrum” dedim. “Ben o tokadı, o öfke küpü halimi bir eğitim amacına dayanarak attım. Soruları da özellikle kolaydan seçmiştim.”

“- Hocam, verin mübarek elinizi öpeceğim.” Onun yaşaran gözleri, benimkilerini de nemlendirdi:

“Yavrum” dedim, “Veremem o elimi; çünkü suçlu!”

Kalbimin bir yanı dayağa mahkum edilen öğrencilere yanarken, bir yanı “Satılık Eşek” sözlerini hocalarına yakıştıran öğrencilerin görülmemiş çiğlik, kabalık, pislik ve eşek şakaları için ezintiler içinde..

Tabii, “Vah Milli Eğitimimize!” demekten de kendimi alamıyorum.


Şardağ, R. (2 Aralık 1993). Satılık Eşek. Milliyet, s. 20.


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın