Seni seviyorum

Sevgili Mevlânâ,

Üç yıldır peşimi bırakmayan, zaman zaman hareketli yaşamıma ara verdiren rahatsızlığım, Konya’ya, ulaşmamı engelledi. Geçmiş yüzyıllardan bu yana, Allah ve Peygamber sevgisinden sonra sana, derinliğine ölçü bulunmaz bir aşkla bağlanışımın gizlerini açığa dökmek isterim.

Bugün Türkiye’de tefsirlerden, Peygamberimize ve İslâm’a dönük tonlarla yorumlardan başlarımızı kaldırıp Kur’an’a dönmeyi bize sen öğrettin. Otuz beş yıl önce yayınladığım “Allah Diyor ki” adlı kitabımda, hemen bütün eserlerimde hep sen vardın. Güzel konuşmayı seven, güzel yüzü, güzel sesi, güzel müziği, güzel insanı seven sendin. Sende kadın, eş güzelliği, her şeyin güzeli yüzyıllardır övülürken, bu güzellikleri yaratanın da Cemil olduğu düşünülemedi.

“Bahtî” takma adıyla yazan I. Ahmed’in kılıç kuşanmak için geldiği Konya’da,

“Bahtiya! Bendesi ol, dergeh-i Mevlânâ’nın
Taht-ı ma’nide O’dur padişehi dünyanın” (*)

diyen hayranlığını, birkaç ayrıcasıyla, tüm Osmanlı padişah ve devlet adamları ve İslâm dünyası paylaştı. Molla Cami’in türbeyi ziyaret ettiğinde söylediği, “Ben, O’nun yüce niteliklerini nasıl anlatabilirim ki peygamber değil, ama kitabı var” sözleri unutulabilir mi?

NEREDEN GELİYOR?

Ey büyük insan! Ey yarın, geçici bedenin toprağa verilişi anısına, yeniden yüceltilecek olan Allah eri! Sendeki bu güzelim ışık, O’ndan geliyor değil mi?

Mesnevi’nde Allah güzel, insan güzel, hatta kadın güzel. Başta Vaniköy’e adını veren Şeyh’ul İslâm Vani Mehmed Efendi’nin fetvası olmak üzere, sana çatanlar, Sema ayinlerini yasaklatanlar, nice boş beyinliler, nice Kur’an ışığını göremeyenler, boşuna uğraştı. Kadındaki bu güzelliği Havva anamızdan başlatanları, tarihçi Ali Bey’in Künhü’l-Ahbar’ından tanık gösteririz. 29. sayfada Kısas-ı Kaşani’ye bağlayarak, bakın günümüz Türçesiyle ne diyor, Ali: “Hazret-i Havva’nın ölçüleri tam vücudu, naz ve cilveli görünümü, çok süslü küpelerle donanımlı kulakları, altın bir göğsü ile yüzükleri, altın tac denilecek kadar görkemli bazuları..” vardı.

Seste, konuşmada, davranışta siyasette güzellik.. Sen ey Hünkar! Bunları söylerken hep Kur’an’a dayandın. Senin ruhunu emziren O’ydu. “Eşeklerin sesi güzel değildir” buyuran, hep O değil miydi?

UTANÇLI İNSANLIK VE SEN

Kur’an, son ve Hakk Kitap Kur’an, Allah’ın  bir hoşgörü kitabıdır. Öz ve temel bölümleri kendi katında saklı bulunan Kur’an-ı Kerim, güneş gibi açık ve insanlığı kucaklarken yüzyılların Kur’an aydınlığını karartan yorum kitapları, uyduruk Hadis’ler ortalığı karıştırmaktan öteye geçemedi ve insanları, İslâm adına korkuttular, umutsuzlaştırdılar. Bu arada sen, “Gel, gene gel” diyordun, “Neysen, kimsen gene gel! Müslüman ol, ateşetap, puta tap, gene gel! Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değil. Git, yüz kere tövbeni boz, gene gel!”

Seninbu sözlerini saptıranlar kör müydü? Nasıl, nasıl göremiyorlardı Allah’ımızın buyruğunu:

“İnanan kullarıma söyle! Puta tapanlarla güzel güzel konuşsunlar!” (İsra Sûresi, Âyet: 53)

Ulu Allah’ın Kitabı’na, gerçi gönül miyopları, fikir kısırları, hem Hıristiyan, hem de İslâm dünyasında gerçi, sırt dönmüştü. Sen dergahına boşuna mı çağırıyordun, puta tapanları, kafirleri, Hıristiyan ve Müslümanları:

“Allah, kuşkusuz Allah yolunda savaşıp, öldüren, öldürülen imanlıların canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kur’an’da – söz verilmiş bir hak olarak cennete karşılık satın alınmıştır.” (Tevbe Sûresi, Âyet: 14)

Sen, silkeledin, yüzyıllarca sürdürülen Hıristiyan, Mûsevî ve Müslümanların savaş kışkırtıcılarını. “Uyan” borusunu çaldın! Türk aydınları, “humanisme”i, Fransa’dan, Avrupa’dan, mal bulmuş Mağribi gibi tırtıklamaya çalışırken seni göremediler. Ey, yarın, Tanrı’nın koynuna bırakıldığı günün anı törenleri yapılacak olan sevdiğim Mevlânâ! Sen, Amerika yokken, Asya, Avrupa uykudayken Horasan kökenli kültürünle Kur’an aşkınla ne diyordun:

“Dünya yaratılmadan önce nasıl birdik, berberdik. Bize can veren Allah’ın nuru hepimizi kımıldatınca insanlar arasında ayrımlaşma görüldü, bundan ötürü de düşmanlıklar.. Yıkın bu burçları, yıkın! Güzel, katkısız, tertemiz nur, suret haline dönüşüp kalıplaşınca kale burçlarının gölgesi gibi sayı ortaya çıktı. Bu burçları mancınıkla yıkın ki çeşitli insanların, görüşü farklı bölüklerin arasından, ayrılık kalksın!” (Mesnevî, Cilt 1: 34. beyit) (**)

Yüce Mevlânâ! Tam on yıl, törenlerinde konuştum Hemen her yıl, sandukanın ayak ucuna çöktüm. Bu yıl gazetemin Ramazan sayfası çalışmaları içinde, güçsüz bedenim oraya ulaşamadı. Her zaman olduğu gibi yazılarımda yine sen olacaksın; Kur’an ve Allah sevgilisi olarak.

“Seni seviyorum.”

(*)
“Ey padişah Ahmed! Mevlana dergahına kul köle ol
Mana tahtında, dünyanın padişahı O’dur.”

(**)
Mesnevi’de yaptığımız çevirilerde, “Mevlana tek Cilt Mesnevi” adlı eserimizde de belirttiğimiz üzere kaynağımız, Tehran – Emir – e Kebir basımevince yayınlanan “ Mesnevi -ye me’nevi”dir.

NOT:

TRT Genel Müdürü sayın Tayfun Akgüner, geçen haftaki yazımıza karşı bir açıklama yollamış. Şahsım hakkında hiçbir yerde küçültücü nitelikte konuşma yapmadığını, basın ve yayın dünyası İstanbul’da olduğu için dekan yardımcısıyla birlikte sık sık İstanbul’a gittiğini yazıyor ve artık TRT’nin Ankara’dan yönetilemeyeceğini belirtiyor. Üniversite yaşamının, yasal ve hukuksal çizgileri izleyerek oluştuğuna da değinen genel müdür, kendisiyle üç kez görüşme telefonumdan, özel kalemince haberdar edilmediğini, telefon konuşmasıyla de teyid ederek programımı kaldırmadığını, onu, benim kaldırdığımı ileri sürüyor. Nitelikçe metelik etmeyen, TRT’ce beslenerek, TRT’ye dışarıdan geliyormuş gibi empoze edilen “Bir Başka Gece” ye her ay iki milyar dört yüz bin lira ödenişine ise hiç değinmiyor. Bu arada görevini kötüye kullandığı için TRT İstanbul Haber Müdürü’nün istifaya zorlandığı da belirtilmiş. Sorumlulara, sorumlulukları bilindiği halde, “hadi güle güle” denilmesinin ise hiç yanında olamayız.

TRT Genel Müdürü, çok önemli yardımcısı Profesör Güz Hanım’ın dil profesörü olduğunu söylüyor. Biz hâlâ özel televizyonların dümen suyunda giden TRT’de, Türkçenin bir türlü doğruya ve diksiyon güzelliğine ulaşamadığını görüyoruz. Acaba iki kentte iki ayrı göre yapan bu fedakar kızımız dilin hangi bölümünde uzmandır; bunu da izleyeceğiz.

Sayın genel müdür, ısrarla, yazmadan önce, kendisinden bilgi almamız gerektiğini ima ediyor. Biz de ısrarla, beni, kendisine ulaştırmayan özel kalem sekreterleri ve özel kalem müdüründen söz ediyoruz işte. Lütfen avara kasnak çevirmeyelim. Sayın hocamız, önce özel kalemine çeki düzen versin. TRT’nin İstanbul’da örgütü var. Reklam toplamak, haber ağıyla bağlantı kurmak için İstanbul’a gitme zorunluluğu olsaydı, hükümet haftanın yarısında İstanbul’da olurdu. Saygılarımla..


Rüştü Şardağ, R. (16 Aralık 1993). Seni Seviyorum. Milliyet, s. 20.


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın