
Atatürk’ün ekonomik kurtuluşumuza destek olsun, sanat ve kültür atılımına ışık tutsun diye kurduğu İş Bankası’nın ikinci resim sergisindeyim. İlki, Batı’nın klasik-akademik resim dünyasından da nasip alıp Cumhuriyet’e yakın tarihlere kadar gelmiş ressamlarımızın eserlerinden oluşuyordu. Bu kez de Cumhuriyet kuşağının eserleri sergide. Çoğu, dostlarım olan ressamlar, bir bölümü, biz bu yaşlara gelip hala kazık çakarken erken davranıp genç yaşlarında rahmete kavuştu.
RESMİ SEVİYORUM
Belki daha önceleri de söylemiştim. Güzel sanat türleri içinde resim, en tutkulusu olduğum dal. Çağdaş şiir ile halk şiirinde gerçek sanat bulurum. Klasik Türk ve klasik Batı müziği gönül yoldaşlarımdır. Ama resim!..
Bir tuval üstünde sulu, susuz ya da yağlı çalışmalardan önce resmin namusu olan desen.. Fırçasının uçlarına, kalbinin bütün duyarlılığını sindiren ressamın, doğayı, eşyayı, insanı ve kendi içini titreştirişi..
Yarım metrekarelik bir tuvale konuk edilmiş ölü doğa, portre, kompozisyon, soyut örnekleri.. Akımları ne olursa olsun; klasik, izlenimci, tam anlamıyla goemetrisel, ya da hiçbir akımdan etkilenmemiş olsun, resim güzeldir. Değişik meslek ve dünyalardan doğarak insanlığımızı ısıtır.
SERGİYİ İZLİYORUM
Cumhuriyet’ten sonraki kuşağın altın eserleri.. Bir teki için bile benim bu köşemin sınırı yetmez ki! Yağlıboya, kuru kalem boyası, çizgilere dayalı, neoklasik, izlenimci, çağdaş resimler dünyası.
Hepsi hakkında kalem kullanma olanağı yok ki!
İşte Feyhaman Duran’ın ebedi Türk milletine armağanı olan Atatürk portresi!. Ressam, fotoğrafla, Ata’nın dünyası arasında yıllar kadar uzun bir ara bırakarak hem fotoğraftaki, hem hayallerimizin konuğu Mustafa Kemal’i, sonsuzluğa kadar yaşatacak bir şahesere basmış imzayı!.
İhsan Cemal Burçak’ın iki nefis “manzara”sı. Memleketimizin ayrı köşelerini ışığa boğmuş.
6 yıl önce kaybettiğimiz büyük usta Elif Naci’nin, yağlıboya “Kayık” ını izliyorum. Deniz ve dalgaların, sandalın yansımalarıyla birlikte hep mavinin cilveleri içinde bir hüzün sonsuzluğuna doğru gidiş.. Konuşasınız gelir, bu Sandal’la. “Sandal”, bu maviler ve gölgeler içinde nasıl da yalnızlığına ağlar.
AH O ÖRDEKLER
Sevgili Refik Epikman’ın “Yaban Ördekler”.. Boyunları aşağı sarkıtılmış, kırçıl beyaz ve kahverengi tonları emmiş bu ördekler, artık sonsuza dek mahzunluklarının öyküsünü dillendirecekler. Yağlıboya aradan uçmuş.. Yaban ördekleri, bu görülmemiş çağdaşlık fırçasıyla üstün kompozisyon gücüne ulaşmışlar.
HEY GİDİ TURGUT ZAİM
Benim, eşi bulunmaz dostum! Senin, bu naif, primitif resim anlayışını, resmi çocuklaştırarak sunduğun zamanlardı. Ödül aldığın tablolarından biri için şöyle yazmıştım sanıyorum, Vatan gazetesinde:
“Küçült küçült, minikleştir bakalım insanları! Çocuk oyunlarında hoplayan miniklere döndür, koskoca tarihi! Onlar minikleştikçe sen yüceliyorsun!”
Macit Arel’in Paris’te yaptığı “Hüzünlü Kadın” tablosunu yeniden izliyorum. Çağdaş resim bu! Biraz da çizgisel, resim! Eflatun, mor, kavuniçi renklere gömülmüş bir kadın! Göz ve çene makyajı bile çizgisel. Ressam, ilk kez karikatür, komik bir portre “şekil”sizliği hissini vermek istemiş eserine, bir anlık şaşkınlıktan sonra bu kadının, birbirine yaklaşan üç tür boya ile, o bükük boynu ile kafasındaki siyah ve kahverengi bonesiyle içine battığı hüznü, hâlâ yaşıyor gibiyiz..
CEMAL BİNGÖL’Ü DÜŞÜNÜRKEN
Kardeşim, dostum, İzmir’e göçtükten sonra bağlantılarımız azalan dostum! Öğretmenken, Anadolu’da, minik ortaokullulara seslenmiş:
“-Çıkarın bir resim kağıdı! Allah’ın resmini yapın!”
Çocukların hiçbirinde kıpırtı yok. Daha sert bağırıyor:
“-Haydi! Başlayın diyorum size!”
Herkes yutkunuyor. Yavrular, korku ile kağıt çıkarıyorlar, ama bir şey çiziktiren yok!
Bir çocukcağız, sessizce Bingöl’ün yanına geliyor ve titreyerek yavaşça kulağına yaklaşıyor:
“-Hocam, daha büyük kağıt verir misiniz?”
Öpüyor çocuğu! Böyle bir yanıt beklediğini söylüyor. “Desticiler” tablosu hâlâ evimi süslemede. Sergideki “İzmit” tablosunu yeniden seyrediyorum: Bir ağaç, iki elektrik direği, beş on yolcu.. Ama ön planda başlayarak gerilere kadar gelişen, yaprakları birbirine gömülmüş bir yüce ağaç! Yağlıboya o kadar yumuşak ki! Gönül penceresinden, İzmit’in bir köşesini Bingöl’leştirmiş.
1979’da rahmete kavuşan Arif Kaptan. O da öteki dostlarımız gibi asıl, vatana, bizden önce gidenlerden. Yağlıboya peyzajı ile kendine özgü izlenimcilik tavrını kaynaştırmış. Evimi süsleyen “Bursa” peyzajı için de yazmıştım. Sergideki peyzaj, rahatça kompozisyon adını alabilirdi. O, sık sık, manzaralarını kompozisyonlaştıranlardan. Ön plandaki insanlarla tepelere doğru mahzunlaşan ne de güzel bir tablo!
ABİDİN DİNO
Dino ile Ankara, Maltepe’de bir apartmanda komşuluk yıllarımız oldu. Her zaman lirik, hatta romantik bir dünyanın insanıydı. Sergideki modern natürmort’un da, o lirik insanın ruhu paletin üstüne dökülmüş gibi.
Geometrik resim… Çizgilerin, renklere baskın çıktığı resim.. Bazılarının zor alışabildiği bir sanat.. Ama Turgut Atalay’ın “Yörük Kızı” ndan, kopun bakalım, kopabilirseniz!
BİR ÇAĞDAŞ BAŞYAPIT DAHA
Kendisini tanımam. Birkaç eserini gördüm. Sanki çağdaş, primitif resim ve minyatür sanatını güçlü bir el, karıştırıp başyapıtlar yaratmış. İbrahim Balaban’ın resimlerine hayranım. “Kaldırımdaki Ana ile Çocuğu” kompozisyonunu günlerce seyretseniz değer. Bu toplumda, hâlâ nice analar, çocuklar, bunca vatan nutuklarına, bunca sosyal adaletçilere, bunca “Allah” diyenlere karşın kaldırımda yatıyor. Sevgili Balaban’ın yaptığına duygu sömürüsü diyemezsiniz. Bu, Bir fotoğraf değil. Koskocaman bir sefalet; hem klasik resim anlayışını altüst eden bir görüşle aktarılıyor. Tablodaki boya, şıkır şıkır mutluluk kokan çingene pembesinden oluşmuş.. Ama bir kez değil, Balaban’ı, yüz kez izleseniz doyamazsınız. O çizgilerini renklerin o fondaki köşe taşlarının kompozisyonundan kopamazsınız.
Sanırım, bu tabloların hepsiyle akrabalaşacaksınız. Sergiden sonra onların özlemine nasıl katlanacaksınız ki!
Şardağ, R. (1994, Ocak 27). Bir Bankanın Ölümsüz Eseri. Milliyet, s. 22.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

