İstanbul’da tarih gidiyor

Dikkat ediyor musunuz, İstanbul’da gecekondu kavgasıdır gidiyor; kenti çirkinleştiriyorlar diye. Ne ki hiç kimsenin, güzel İstanbul’un doğasını, tarihsel yapılarını pisleten gündüzkonduları düşündüğü yok.

Bir gecekondudur gidiyor. Nüfusu artan bir memleketiz. Büyük yatırımların çoğu, İstanbul’da. Eh, kent de güzel. Yüzyıllarca, bu eşi bulunmaz alımlılık, ayın on dördünü kıskandıran her dem tazelik de, ışık ışık ortada hanidir, cihan değer mimarlık şaheserlerinin ötesine berisine yestehleyen gökdelen rezaletlerinden habersiz taşralılar için İstanbul, hala taşı, toprağı cennet!

NEDEN BU HALE GELDİ

Türk milletinin göçüp konduğu her yerde bıraktığı taşınmaz kültür varlıklarının korunması, istilalar ve göçler yüzünden belki sağlanamadı. Gelip geçmiş Kültür bakanları bu konularda bir şeyler yapabilmek için didindiler. Sayın Taner Kışlalı, İlhan Evliyaoğlu, Mükerrem Taşçıoğlu, Namık Kemal Zeybek ve Fikri Sağlar.. Şimdi hangi partide olurlarsa olsunlar, yerleri Şardağ’ın kalbinde olan bu saygınlıklı kişiler, bu konuda bütün güçlerini harcadılar. Ama, yetemezdi ki! Salt onlarla bitmiyordu ki konu. Mağara devrinden başlayarak kendine mesken yapma bilinci, coğrafyasal yörelere göre değişti. Küçük mekan mimarlığından başlayarak kentsel mimarlıklara ulaşıldı. Birbirlerinden çok ayrımlı, sıcak estetiklerin serpiştiği Türkiyemizse en az beş on uygarlığın gül bahçesi.

HELE İSTANBUL

Hem mesken mimarlığı, hem de çeşme, sebil, medrese, mezar, cami, aşevi, doğumevi, hem de öteki uygarlıklardan kalma sur, kilise, vakıf malları.. Yani bütünü ile insanlığın çiçek bahçesi.. Ama bunlar korunamıyor. Mimarlarımız, henüz neoklasik bir üslubu oluşturamazken, mimarlığı mühendisliğe dönüştürme çabasındayken nasıl kırılmaz, nasıl yıkılmazsınız? Zevk, tarih, kültür tutkunuz nasıl yaralanmaz? Hele bir ilke düşünün ki sarsak, beceriksiz, rüşvete boğulmuş, şeriat fetvasiyle hem tahttan indirilmiş, hem de öldürülmüş olan Padişah İbrahim’e kadar mimarbaşılar asla görevlerinden azledilemezdi. Bazı mimarlarımızın girişimleriyse güçsüz kaldı.

NELER NELER YIKILDI

Taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarını koruyan bir kurulun varlığına karşın ne evler, ne kalıntı duvarlar, ne eski hanlar, hatta kervansaraylar yıkıldı. Musluklarından gürül gürül sular akan, mimarlık ve estetik bir gül goncası gibi kentlere kondurulmuş ne çeşmeler yıkıldı. Güvencemiz olan mimarlarımızın çoğunluğundan gık yok! Eski tarihi evler, bir süre direnebildikten sonra ya apartmana dönüştürülüyor, ya da ufak ve iç onarımlar görüntüsü altında üslupları değiştiriliyor. Koruma altına alınabilenlerin de Kültür Bakanı Sağlar’ın sevi ve ilgi dolu bütün çabalarına karşın ülkede beklenen sonuca ulaşılamıyor. Bunun başlıca nedeni, konuya tüm mimarlar, belediyelerimizce ve de halkımız, basınımız televizyonlarımızca sahip çıkılmamış olunmasıdır. Benim görebildiğim Amasya, Amasra, Kütahya, Kastamonu, Üsküdar, Süleymaniye, Nevşehir’in Avanos ilçesindeki evlerin güzelliğini, görmeyenlere tattırmak için sayfalar yetmez.

İki katı geçmeyen, en üstte üçgen biçiminde penceresinin gizlediği çatısıyla, şahnişleriyle, revakları, pirinç tokmaklı kapıları, minik hamamdan birer örnek olan banyolarıyla hala zümrüt güzelliğinde pırıldayan sevgili evlerimiz! Onlar, çağımızda teknik yetersizlikleriyle boğucu nüfusa katlanamayışlarıyla zati, boyunları hüzünle bükük, öylesine kalacaklar..

AMA

Ama efendim, büyük kentlerimizde, en başta da güzel İstanbul’umuzda bizi yazıklatan, içimizi burkutan bu yapılar ne? Mimarlığı dışlamış, sadece hesapçı mühendisliğe, kolaya, uygun düşürmeye, yapındırıvermeye, konduruvermeye dayalı yapılar!. Sefertaslarını üst üste yığmış dış görünüşü ile arş-ı alaya çıkmaya hazırlanan bu görüntüler, pislik saçan bu lenduhalar için İstanbul mimarlarının yazı ile, çizi ile değil, toptan ayaklanacakları günü, yaşarken göremeyecek miyim? Dış görüntülerinde olsun bize, tarihimize, çağdaşlık ölçüsünde, engin tarihimize yaraşır bir atılıma rastlayamayacak mıyız?

Sevgili mimar Kemalettin Bey’i olsun, bu zevk ve üslup konusunda aşamayacak mıyız?

Gerçi dergilerini okuyorum. Zaman zaman araya giren rahatsızlıklarım, ya da İstanbul’da bulunamayışım, çağrılarına, konuşma ve yemeklerine katılma olanağı bırakmıyor. Ama yayınlarını izliyorum.

İSTANBUL DERGİSİ

Evet, işte üç ayda bir yayınlanan, mimarlık, tarih ve kültür saygısızlığına karşı bir kalkan görevini yerine getiren bir dergi: İstanbul dergisi. “7. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar İstanbul’un kullanımı” araştırması bu dergide. Doğan Kuban, 16 büyük sayfalık güzelim araştırmasında, İstanbul’da Fatih’e kadar ve ondan sonra yüceltilen mimarlık eserlerini gözler önüne seriyor.

Derginin yaprak kenarına dizilmiş şu tümceyi dikkatle okuyan sorumlular, başlarını öne eğmeyecekler mi:

Yerel yönetimlerinden plan yapma yetkisini alma girişimlerinin gerçek nedeni, İstanbul’un dar çerçevede paylaşılmak istenen rantı değeridir. Bu rant, İstanbul’un sorunlarını çözmek için ayrılmalı, harcanmalıdır.”

GİDENLER

Eteklerinde büyüdüğüm Çamlıca, İstanbul’un akciğerleri!. Havalama pompası olan Boğaziçi sahilleri!. Filizlerinden oksijenler süzülen çamlar.. Hepsi gitti. Ne ki birileri ashab-ı kehf uykusundaysa, ya da kurnaz tilkilik içinde ruhsat makinalarını işletip duruyorsa mimar odalarının, mimarlarla ilgili çeşitli birliklerin kapılarına kilit mi vuruldu? Şu turistlerin, ellerinde dürbünler, neyin peşinde olduklarını görmüyor muyuz? Başta İstanbul olmak üzere kentlerimizi dolduran mimarlarımızın, başlarını biraz olsun apartman planlarından ayırmaları, tarih, sanat, kültür yağmalarına, ruhsat işlerini kötüye kullananlara, çirkin belediye başkanlarına karşı kıyama kalkmaları gerekmez mi? Partileri aşan, yüce ulusumuzun konusu durumuna giren, bu kültür, tarih ve mimarlık cinayetlerine dur demeleri gerekmez mi? Saraylarımızın yanında, arkasında sipsivri yükselen, bu estetikçe kakanoz, zevkçe utandırıcı, üslupça pislik olan yapılar karşısında haykırışa geçmeleri gerekmez mi?

Koca İstanbul’un adaylarına bakın: Biri İslâm’ı sömürüyor. Biri eski “hizmet” sizlikleriyle övüntü duymaya yelteniyor. Ötekiler de edepli konuşmalarla yetiniyor.

Sımsıcak tarihi, göklere şan olan mabetleri, içinde odun kömürü yerine sıcak gönül ateşi yanan eski evleriyle Türk, Ermeni, Rum hatta Macar ellerinin ortaklaşa yücelttiği mimarlık bahçeleriyle İstanbul öksüz!..


Şardağ, R. (1994, Mart 24). İstanbul’da Tarih Gidiyor. Milliyet, s. 22.


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın