Şiirin de sırası mı?

Yüzlerce okurumun birikmiş mektuplarını yanıtlamak sağlığım ve gücüm bakımından da olanaksız. Ama bazıları çok ilginç. Sözgelimi bir okurum, bir yıl önceki yazıma dokundurarak soruyordu:

“Şardağ, diyorsunuz ki (Atatürk’ün devrimleri Kur’an’a aykırı değildir.) Peki öyleyse onlar devrim değildir” bu mektup da inşallah bir gün yanıtını alır. Ama bir iki kez şiirden söz ettiğim sıralarda yine bir okurum soruyordu:

“Hocam, şiirin de sırası mı?”

Haklı olarak pek çok ülke sorununu sayıp dökmüş ve şöyle demişti:

“Vallahi, şaşıyorum size! Bunca siyasal sorunları bırakıp şiirle de uğraşabiliyorsunuz maşallah!”

Almanya’dan gelen, sorumlu yazı işleri müdürüme de gösterdiğim bir grup Türkiye kökenli okurumun arzusu şu: “Gazetelerimizin bütün sütun sahipleri o günün siyasal olayını işliyor, ama sizde sanat, kültür, İslâm dini, müzik her şeyi bulabiliyoruz.”

Ben bu üç tür mektubu da nasip olursa yanıtlayacağım. 

Ama Neden Şiirsiz Olalım

Bir gün, dininden yana bilgisiz bir okurum, bana Kur’an âyetleri yollayarak, “Allah’ın şairleri kabul buyurmadığını” yazmış. 

Önce kendisine Kur’an’la yanıt verelim; sonra yeniden şiire dönelim:

Hz. Muhammed’in vicdanına bazı doğrudan doğruya,bazı da Cebrail melek bağlantısiyle inmiştir âyetler. Ama şairin sözü sanır inkarcılar: “Hayır, o şairdir. Haydi önceki peygamberler gibi, o da bize bir tansuk (mucize) getirsin dediler.” (Enbiya Sûresi, Âyet: 5)

Görülüyor ki Peygamberimize şairlik yaraştırılıyor. Saffat Sûresi’nin 36. Âyetine de bakabilirsiniz. Ancak bir nokta çok önemli. Kur’an öğretici, belleticidir, ama didaktik değildir. Hiçbir şairin üstesinden gelemeyeceği bir göksel ve ilahi kitaptır. 

Öyleyse Şiir

Kur’an’a yakıştırılmak istenecek kadar güzel, insancıl, sevgi rüzgarlarıyla dolu olan şiirler üzerinde rahatça durabiliriz. 

Sevgili Feyzi Halıcı‘nın 38 yıldır yayınlanan Çağrı’sını okuyorum. Kendisinin yıllara dayalı Mevlana aşkı ile damıtılmış dörtlükleri ve şiirlerini toplayan en yeni eseri eseri, bir atılım. İleride üzerinde duracağım. 

Şemsi Belli‘nin “Şiir defteri”, nisan sayısında, dost Mehmet Kemal‘in Fethi Giray‘ın şiirlerini bir kez daha sunuyor. Bu dergi, kapağının başına mührünü basmış: “Her imzaya, her görüşe açık.” Bu nedenle bu zarif dergide, yepyeni imzaların şiir tutkunluğu, en pırıltılı örnekler halinde yayılmış, serpilmiş. 

Ah yaşlılık! Taşıdığı iyimserliğe katılamasam bile Ferhan Arısoy‘un uçarılığı işleyen şiirini sevdim. Siz de okumak istemez misiniz:

“İnadına yaşamak..
Güneşi kokluyorum denizden.
Korkuyu beyazlara boyadım. 
Gökyüzü gümüş sarısı;
Yüreğim dolusu renk. 
Çatırdarcasına köpük köpük dalgalar. 
İnadına bugün yaşıyorum. 
En inanılmazda beklemiştim, gelmedi de
Şimdi mi gelecek ölüm?
İnadına inadına;
Her sabah yaşamaya uyanıyorum.”

Şiir, Şiir Kitapları

Elimde çoğu, bize uzaklardan sevgi gönderenlerin şiir kitapları… Bu yazımda bir tanesinden söz etmek istiyorum: Çiğdem Sezer‘in, “Kanadı Atlas Kuşlar” adlı şiir kitabından. 

Şiirleri, baştan sona ilgi ve sevgiyle okudum. Şiir denilen sanatın bir tanımı yok; okulu yok. Doğa bir şiir!. Toplum, şiir! Aşk, şiir!. Ülkü şiir! Vatan, toprak ve sevda şiir!. Ama şiirin kendisine nasıl ulaşacağız? Okuyan o duyguları yaşamamış olsa bile şair, onda, bu duyguların ateşini yakalayabilir mu? Şair, bayatlamış sözlerden, sözcüklerden kaçınamaz. Erbabının elinde sözcük eskimez. Homeros‘un, “Bu güneş altında söylenmemiş söz yoktur” dediğini unutmayın. Ancak sözcükler tıpkısı sözcükler; ama söyleyişler yeni, cıvıl cıvıl olacak. Çiğdem Sezer, doğa ile dopdolu. Gerçekten benzersiz buluşlar içinde, Yenilikler, başkalıklar içinde:

“Sığınmış odama nisan.
Soyunur ipekten gömleğini yağmurla.
Akar, ak sütü şiirin
Göğsüm iplik iplik çözülür ayrılığa.”

Ancak bu başarılı kızımızın, kimseye benzememek için sık sık kendini zorladığını görüyorum. Orijinal olabilmek güzel, ama bu, rahat, doğal söyleyişten koparmamalıdır şairi. 

Bakın şu güzel söyleşiye:

“Tedirgin çiçekler mi büyüyen 
Tozlu aynalara düşerken ömrüm. 
Yitirilmiş düş aklığı kuytularda.”

Son üç dizesini kullanmadan yazdığım şiirini seveceksiniz sanırım. 

“Yüreğim devinen bir kuş avuçlarımda 
Salıversem percereden”

*

Şiirim 
Ebem kuşağına yazılmış 
Okunsa gözlerinden.

*

İnsanım;
Mayasına aşk katılmış,
Çoğalsam ellerinden.”

Şair, kitabında hep parça parça güzellikleri işlemiş. Ancak kimseye benzemezlik çizgisinden kopmamak arzusu yanlış, Söyleyişte yalınlık, gerçek şiire engel değil ki!

Ziya Osman’ı Düşünüyorum

Boynu bükük ve talihsiz arkadaşım rahmetli Ziya Osman‘ın “Yetişir” şiirini, kendisini zorlayan bütün şiir yazarlara sunalım:

“Beni hatırladıkça 
Arasıra gönlümü al. 
Sokakta görünce, gülümse, 
Yanıma yaklaş, 
Az elin elimde kal. 
Evinize misafir geleyim. 
Bana kahve pişir.
Taze doldurulmuş sürahiden 
Bir bardak su ver;
Yetişir.”

Haydi, sevgili Şinasi Özdenoğlu‘nun geçen aylarda elime geçen bir şiirini de örnek verelim:

“Tutuldum desem gözlerine, suçlamaz beni kimse
Geçen yıllara bakma, bendeki ateşe bak. 
Beni tanıdıktan sonra.
Onu bırak!”

*

Şiirle buluşunca müzik, ufkumda yalnızca sen!
Dünyama, kaderime, her şeyime hükmeden!
Bu müzik çalınca yalnız benimle dans et;
Onu bırak!”

*

Bütün umutsuz aşklar böyledir; hep böyle biter.
Yoluna gider herkes; sonra vurulur başlar.
Unutamazsam gözlerini, sonunda ölümüm var.
Ölüm olsa da gel bana!
Onu bırak!”

Genç ya da orta yaşlı tüm şairlere seslenmek istiyorum: Şinasi Özdenoğlu‘nun yaşattığı dünya içinde ollmayabilirsiniz. Belki ozanımız içinde durum böyle. Ancak “ben o durumda olsaydım nasıl tıpkısı hislerle yürek çarpıntısı ve kıskançlık nöbeti içine düşerdim” diye düşünmeliyiz. 

Ben, şiir dünyasına, gözümü Divan şiiri ile açtım. Daha sonra, babamın başlattığı ve kendi sürdürdüğüm Farsça uğraşıyla Hafız, Mevlana ve Sa’di de gözümü açtım. Ne ki o oranda çağdaş şiire de eğildim. Yaşayan, ya da rahmete ulaşmış çağdaş şairleri sevdim. Ulus’ta Cumhuriyet’teki “Edebi Bahisler”de, bu iki özgün şiiri birbirinden ayırmadım. 

Yeni ozanlarımızın, seçme divan şiirlerinin kıvancına varmalarını dilerim. Ve şiir yazmaya başlamadan önce Orhan Veli, Cahit Külebi, Cahit Sıtkı, Ahmet Muhip Dıranas, Ziya Osman Saba, Feyzi Halıcı, Melih Cevdet, Şinasi Özdenoğlu, Nahit Ulvi, Bahattin Karakoç gibi, bir çoğunun adını belleğimde tutamadığım çağdaş şairlerin dünyasına girmelerini dilerim. Yazımı sonlarken Sabahattin Tahsin Teoman‘ın belleğimde kalan bir küçük, esprili deyişiyle bitirmek istiyorum:

“Hayvanat bahçesindeki bekçi, 
Ne bahtiyarsın!
Kafeste hayvanların, 
Anahtarlar cebinde belki. 
Benimse, gezinir içimde bir canavar.
Ne çevresinde parmaklık, 
Ne cebimde anahtar var.”


Şardağ, R. (1994, Nisan 7). Şiirin de Sırası mı?. Milliyet, s. 20.


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın