
Türk Hava Yolları’nın güzelim bir dergisi var. Yolculuklarımda, keyiflenerek tatlanarak okurum. Son sayısında dikkatimi çekti, Levend Gürses‘in güzel bir yazısı var. Adının başına “by” harfleri kondurulmuş. Buradan gözlemlerimi anımsaya anımsaya yola çıkınca son yıllarda örselenen, yanlışlarla sevilmez hale getirilen güzelim Türkçemi düşündüm.
Benim dilimi, el birliği ile hasta yatağına yatırmışlar. Koruyanı yok, okşayanı yok. Türkçem, bir bunalımın içinde. İki ayrı yönden açılma silahların ateş kıskacı içinde. Radyolarda, televizyonlarda ve basın organlarında ve de konuşulurken yapılan yanlış ve sevimsizliklerin bini bir para.
Kurumlar Karşı Karşıya
Kapatılan eski Dil Kurumu ile Atatürk ve Tarih’le birleştirilen yeni kurum, birbirlerine karşı. Eskisi bazı aşırılıklarına karşın dilimize nice güzel sözcükleri armağan bıraktı. Yenisi de ayakta, uğraşlar veriyor. Ne ki Türkiye sınırlarından gizlice sızan düşmanlar gibi yabancı sözcüklerin her türlü yayın organlarını toz duman edişi, korkunç bir düzeye ulaştı.
Halbuki benim dilim sayısal, Arapçada kemmi denilen, yumuşak bir dil, hecelerin çınçınlı sesler çıkararak birbirlerine yaptığı, pırıl pırıl bir dil.
Ya zenginliği?
Binlerce yıllık anavatanından coğrafyasal ve yaşamsal sorumluluklarıyla Asya, Horasan ve de batıya doğru yol almış. İslâm’ın kabul edilmesinden sonra da Arap ve Fars kökenli sözcüklere kendi tadlanış niteliğine uyarak ayrımlı ses değişiklikleri, ayrı kıvanç nitelikleri eklemiş. Türk ulusuna özgü ses aygıtlarıyla da uyuşturmaya çalışmış.
İstanbul Türkçesi
İran Azerbaycanı’yla Kerkük’te ve Karabağ dolaylarındaki kardeşlerimiz dışında kalan Türklerin dilleri birbirlerinden çok ayrımlıdır. Türkiye sınırları içindeki türlü bölgelerde, birbirlerinden çok değişik söyleyiş çeşitleri de dikkatimizi çeker. Ne ki güzelim Türkçe söyleyişimiz, ağzımız, fonetik güzelliğimiz, İstanbul ağzında yaşamaktadır. Okullarımıza, kitaplarımıza yerleşmiş olan bu ağız, aslında yine Anadolu’dan, Horasan’dan, Rumeli’den göç ederek bu kente yerleşen insanların, yüzyıllar içinde oluşturduğu söyleyiştir. Bizim fonetik yapımızda vurgular, iki hecelilerde ikinci heceye rastlar. Ama “lamba” derken İstanbul ağzı vurguyu ilk heceye bindirmiştir. Çünkü sözcük İtalyancadır. Arapça ve Farsçadan geçme pek çok sözcüğün uzunluklarını kısaltmış, sertliğini inceltmiş, İstanbul’da ozanların, edebiyatçıların, şiir yazan padişahların oluşturduğu bu güzel söyleyiş, harikalar yaratmıştır. Sert ve kaba bir ağaç olan Farsça “abnus”u “abanoz ağacı”na, “ıskala”yı, “iskele”ye, “a”sı uzun “bâmye”yi, “bamye”ye, Arapça “baz” sözcüğünü “bazı”ya, İtalyanca “capitano”yu “kaptan”a, İtalyanca “berilant”ı, “pırlanta”ya dönüştürmüştür. Farsça “tebâşîr” “tebeşir” olmuş, Farsça “pûsgal”ı “postal” yapıp çıkmıştır. Bu güzelim söyleyiş Farsça ayak öpen anlamındaki pâbûs’u pabuç yapıvermiş, Farsça dümbek dümbelek, Farsça çâdır, çadır, Arapça halâl, helâl, hava, halvâ. Arapça malzime, malzeme olmuştur. Bugün TRT ve özel televizyonlarda hava durumunu sunanların yanlış olarak “ruzgâr” diye söylediği sözcüğün aslı Farsça rûzgar’dır. Anlamı zaman demektir. Geçmiş yüzyıllarda bizde de zaman anlamına kullanıldı. Nedîm, bir dizesinde, “Ne dersin rûzgarım böyle mi geçsin güzel hanım” der. “Zamanım böyle boşu boşuna mı geçsin” demek ister. Ama uzanan yıllar bu sözcüğü rüzgâr olarak inceltmiştir ve anlamını da bildiğimiz “rüzgâr”da bağlamıştır. TRT’nin bazı sunucularına, üç büyük kentte bunları ders olarak bellettik, ama hâlâ ruzgâr deyip duruyorlar. Özel televizyon sunucularının bazıları da bu yanlışı sürdürüyor. Onlardan ders almış olmalılar ki pek çok konuşmacı TRT ve özel televizyonlarda pot üstüne pot kırıyor.
Her Şeyi Değiştirmedi
İstanbul’da gelişen söyleyişimiz, her sözcüğü değiştirmiş de değildir. Söz gelimi Arapça “Âlim” sözcüğünü tıpkısına bırakmış, gelin görün ki niceleri, konuşurken, “Ali”sini çağırır gibi “A”yı uzatmadan “alim adamdı” diye konuşup durmakta. İl adını değiştirmediğimiz halde “Hakkâri”nin ikinci hecesini kalın “ka” sesiyle okumakta.
Şişli Ağzı
Bugünün Şişli’sini kasdetmiyorum. Ama eski “Şişli ve Beyoğlu ağzı” diyi bir ağız da var ki orada kibarlaşma, konuşmayı daha da kibarlaştırma havası eserdi, çok eski yıllarda: “görüşeceğiz, konuşeceğiz efendim” gibi kalın seslere de kış kış eden zorlama bir ağız. Bu ağız, kaba olur diye marul’u “mârul”laştırmış, tahan’ı “tâhin”leştirmiş, olacak’ı kaba olarak olucak’a çevirmiştir. Yazarken “olacak” yazdığımız sözcüğü, ne hakla olucak yapabiliriz ki!
Türkiye’de Türkçe Dergi Çıkmıyor Mu?
Bakın, gazete, dergi satıcılarına! Bütün dergi adları yabancı. Özel iş merkezlerinin adları yabancı! Televizyon programlarının adları yabancı. Bunları gönül kırmak istemediğim için, elimde örnekleri bulunduğu halde yazmadım. Ama üzüntü çekmemek olası mı? Türk doğmuşuz. Türk ulusunun bireyleriyiz. Her Türk gibi milliyetçiyim. Ama insan ve insanlık sevgim, milliyetçiliğimle kan kardeşi gibi yapışık.
Benim milletimin, dilimin zenginliğine, enginliğine karşı biraz saygı dışı olmuyor mu bu davranışlar? Bizim Orta Asya’da Göktürk alfabesiyle yazılmış kitaplarımız var. A. Von Gabain, alfabemizi okumuş, Yenisey Irmağı’nın yukarı bölgelerinde, yedi su ülkesinde, Talas Vadisi’nde yazma eserler bırakmışız. Özellikle Uygur’lardan kalma eserlerin çoğu, Alman Bilimler Akademisi’ndedir. Orta Asya’daki Budist ve Brahmaca yazmalarda bugün kullandığımız pek çok sözcüğün tıpkısını görürüz.
Bugünkü “arkadaş”ı, “adaş” olarak binlerce yıl öncesinde buluyoruz. Söz gelimi eş, binlerce yıl önce es’ti. Kapısı yerine kapığı, gerçek yerine “kerte”nin varlığı bilimsel bir gerçek. Yüzyıllar öncesinde bıraktığımız sözcükleri eğe büke gelmişiz. İstanbul söyleyişinde inceltmişiz, kıvamına ulaştırmışız. Dilimize, Türkçemize el birliği ile saygı duyamaz mıyız?
Özel, resmi televizyonlarımızı çekici kılmak için neler neler yapılmaz ki! Türkçeye dokunmadan ne güzellikler oluşturulmaz ki!
Güzelim Türkçemizin seçkin ozanı Attila İlhan ne diyordu:
“Dinlerdim, telaşlı kanunlardan Sarışın Türkçeyi.”
Güzelim, sarışın Türkçe!. Televizyonlarımızdaki utanç duvarını yırtan yayınlar için yasaya madde konmuş. Türkçeye saygının anayasasını kalplerine sindirememiş olanlara ne yapar, ne diyebiliriz ki!
Şardağ, R. (1994, Mayıs 5). Benim Dilim. Milliyet, s. 16.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

