Yumuşak daha yumuşak

Julien Benda, eski Nouvelle Litteraires’lerden birinde, tartıştığı arkadaşının sert yazısını yanıtlarken, “Neden daha yumuşak değilsiniz? Siz beni kızdırmak mı, düzeltmek mi istiyorsunuz? Öfke küpü olmak hiç güzel değil” diyordu. 

Günümüzde siyaset pazarında öfke, doları da aşıyor, değerce. Daha yumuşak olamaz mıyız? Söz gelimi gazetemizin sevgili bir başyazarı var. Her gün, ne utandırıcı cümlelerle nicelerine, ne dersler veriyor, ama verdiği derslerin en güzeli kaleminin yusyumuşak olmasıdır. 

Güzel konuşmak, hatta sesimizi pek yükseltmeden konuşmak, sert tonla çıkışlar yapmamak.. Ulu Allahımız, yeri delecekmiş gibi yürümememizi, yumuşak sesle konuşmamızı ister ve “Erkeklerin sesi güzel değildir” buyurur. 

Haksızlıklara karşı susmak mı? Asla! Babamın, on yedi yaşındayken, “Oğlum, haksızlıklara karşı çıkabilmek için zaif bünyeni daha şimdiden hazırla” diyen sözlerini hâlâ anımsarım. Ne ki karşımızdakine, gırtlağımızı yırtmadan da gereken yanıtı verebiliriz. 

Gözlüğümüz Değişik

Kullandığımız, insancıl bir gözlüktür. Yadsıyor, siyaset alanındaki olayları, ANAP gibi ayakta bir partinin liderinde, Tansu Çiller sempatisi olacak değil elbette. Ama o bağırmak neden? Başbakan’ı mı düşüreceksin? Düşür efendim, yapabileceğin ne varsa, demokratik yollar içinde yap. Sert, nazal bir sesle, “Ne yapayım, işadamları devir dediler, ama oyun yetmiyor!” demek, sevgisizliği toplar. Ah o bazı işadamları! Hangi Başbakan’ı önce şakşaklayıp sonra devirmek istemediler ki! Hele onlardan biri, Demirel Başbakan olunca Ankara’adan gelen trenin Demirel’li vagonuna Göztepe’de nasıl atlamıştı?

Demirel-Çiller

İzmir Belediye Başkan Yardımcısıydım. Sayın Demirel, naçiz şahsımın resmi protokol listesine alınması için İzmir Valisi’ne bir yazı göndermişti. Böylece gıyapta tanışmıştık. Bağımsız milletvekilliğimiz sırasında ve bugün bu dostluk, kalplerimize yerleşmiş olarak sürüp gidiyor. Deneyimine, halkına olan sevgisine kesinlikle inanırım. Sayın Tansu Çiller‘i seçip değerlendiren de odur. Öyleyse bugün zirvede esen gerginlik havası niçin?

Basın-Televizyon Habercileri

Basın, özgür düşünceyi, aziz vatanımızın iyiliğini ve manşette haber yarışmacılığını temsil ediyor. Halkı doyurmak için kurulan bu fabrikaya besin olacak haberler, buğday taneleridir. Ama onların, ellerinde mikrofon, “Ne dediniz:”, “O dedi”, “Bu şöyle dedi” gibi sıkıştırmalarına katlanmak gerek.

Çiller‘den bakanlık umudu alınca, “Sayın Başbakan nasıl takdir ederse o olur” deyip boyun bükken, bakan olamayınca, “Bu hükümetin gereğine bakmalı” diye ihtiras tokmağını davuluna vuranların konuşmalarına gerek Başbakan, gerek Sayın Demirel gülüp geçmeli. Demirel, biraz daha yumuşamalı! Dinlerine, mezheplerine, dillerine, beş yüz yıl dokunmadığımız Avrupa devletlerinini çirkin tutumları ortada. Bizim sevdiklerimizin hırçın tutumlarını ise üzülerek izliyorum. 

Soldaki Dağınıklık

Sosyal adalet! Bu, Marks‘ın değil, Allah’ın buyruğu! Kendilerine bu bayrağı seçmiş olanlar neden kopuk ve kırık! CHP’yle SHP zor yaklaşır görüntüde. Ama Sayın Baykal, “Gelsin, partisininin başına geçsin” diyor, sevgili Ecevit için. Bu birleşme olmalı bari. Cumhurbaşkanı’yla Başbakan arasındaki yumuşamayı asıl gerginleştirmek isteyenler, yine söylüyorum: Doğru Yol Partisi! Genel başkan olmayanlardan bazılarının, kabineye giremeyenlerden bir bölümünün ellerinden körük düşmüyor ki!

Ama ülkem, dış dünyanın, hatta dost sanılan Amerika’nın baskısı altında “İçi karışık bir görünüm sunan Türkiye”me ellerinde dürbünle bakıp kötü niyetlerini kusmaya başlayan dünyaya karşı, hükümetin başı, bazı duygusal eksikleri varsa düzeltmeli.

İki Altın İnsan

Ülkemde çok değer verdiğim iki altın insan var. Anayasa Mahkemesi Başkanı ile Diyanet İşleri Başkanı. Her ikisi de hizmetlerini onurla sürdürüyor. Biri, Anayasa’nın yüce koruyucularından ve de güçlü bir şair. Diyanet’in Başkanı sevdiğim, İslâm, millet ve Mustafa Kemal sevgisine sonsuz güvendiğim bir otorite. 

Birincisi, partilerin, dış etkenlerin, çirkin yüzlü politik baskıların etkisini, o yüce mahkemenin dış kapısından kovuyor. Atatürk ve Cumhuriyet sevdasını, laikliği sık sık basına duyuruyor. 

Diyanet’in başındaki saygınlıklı arkadaşımız, Din Şurası’nı topladı. Din adamlarının konuşmalarındaki yanlışları düzeltti. Cumhuriyet’e, Atatürk‘e vatan şehitlerine rahmeti, bayrak yapmak peşinde. 

İkisini de seviyorum. Aydınlarımız da seviyor. Allah’ı Hz. Muhammed’i, Kur’an’ı baştacı eden, Müslüman Alevilerle kendisine “Sünni” deyip ayrım yapmak isteyenlerin kardeşliğini sağlamaya çalışıyor.

Ama..

Geçen hafta içinde, bu iki pırlanta insan arasında bir tartışma geçti. Diyanet’in Başkanı, isim belirtmeden, önüne gelenin din yorumculuğuna kalkmamasını istedi, “Atatürkçülüğü dinsizlikmiş gibi bir anlayış hizasına getirmeyelim” dedi. 

Yekta Bey, bu sözlerin kendisine yönelik olduğu kanısına varınca Hz. Muhammed’in yüceliğini, kendisinin üstün inanç sahibi olduğunu belirtti ve Başkan’dan daha koyu Müslümanlığı ile övündü. Peygamberimizin, dünyanın en büyük filozofu olduğunu belirtti. Her ikisiyle de konuştum. Sayın Yılmaz “Ben asla onu kasdetmedim” dedi. Sayın Yekta Bey de “Peygamber’in filozof olduğunu söylemedim, bazı gazeteler ikinci elden aldıkları haberi eksik ve ddeğiştirilmiş olarak duyurdular” deyince üzüldüm. 

Bu iki güzel insanın, birbirlerine karşıt gibi gösterilmelerini gönlüm istemez. Aslında ikisi de yumuşak ve incedirler. Bir kez İslâm’da aracı yoktur. Hz. Muhammed, sadece Allah’tan aldıklarını bildirmekle görevlidir. Herkes Kur’an’ı okur. Her yerde, her zaman okuyabilir. Kavrayamadığı yerler olacaktır elbet! Bunların çoğunu din adamları da bilmez ki! Kur’an’da deprem var, deprem mühendisleri anlar bunu. Allah, “Çocuğu, anne rahminde iki karanlık boğumdan geçiririz” buyurur. Bunu doğum, kadın hastalıkları uzmanından başka hangi imam efendi yorumlayabilir ki!

Hz. Muhammed, elbette ki filazof değildir. Dünyanın bütün bilim adamları İslâm düşmanı Voltaire dışında sevgili Peygamberimizin ümmi olduğunda birleşiktir. 

Ben kavgayı sevemem. İncinmelere, incitmelere karşıyım.

Hele iki üstün insanın incinmelerine hiç katlanamam. 

Evet, yumuşak, lütfen daha yumuşak. 


Şardağ, R. (1994, Mayıs 12). Yumuşak Daha Yumuşak. Milliyet, s. 16.

Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın