Şiire dönük notlar ve Feyzi Halıcı

Epeyce zaman oluyor; sanırım, dört beş ay önce, şiirle ilgili bir iki kitap beni düşündürdü. Diyarbakırlı Sayın Reşit İskenderoğlu‘nun yayınladığı “Cahit Sıtkı ile Anılar”ını çok beklettim: İskenderoğlu, sevgili Cahit’in kentdaşı, Şiir dünyamıza, kısa süren yaşamında silinmez ışıklar bırakıp giden Tarancı’yı, içimizde yine sevgiyle yaşattı. Onun, zati hep yanık duran lambasının fitilini daha da açtı. 

Gencecik çağında, bilinci sarsılarak, yurt dışına tedaviye giden Cahit, yine rahmetli büyük şair Muhip’le birlikte, sanat dostu, yine rahmetli Samet Ağaoğlu aracılığı ile yaptırmıştık bu işi. 

Yazık ki hiç bir şey fayda vermedi. Cahit’in, benimle birlikte dünyadan gidecek olan, açıklayamayacağım sevdası. Karşılıksız kalan sevdası, yıkmıştı onu. 

Durup durup ölümü düşündü; otuzunda, otuz beşindeyken.. Ama yaşama sevincinden, daha doğrusu yaşama isteğinden de kopamadan. 

Büyük şair!. Küçümencik sözcükleri oyuncaklarla oynarcasına kullanan ozan, çoğumuzun bildiği insancıl bir konuyu nasıl ölümsüzleştiriyor:

“Sanatkarın ölümü
Gitti gelmez, bahar yeli,
Şarkılar yarıda kaldı.
Bütün bahçeler kilitli. 
Anahtar Tanrı’da kaldı.”
*
Geldi, çattı, en son, ölüm!
Ne bir yemiş, ne bir çiçek.
Yanıyor güneşte petek. 
Bütün bal, arıda kaldı.”

Bana, geçen yıllar içinde sayısız şiir kitapları geldi. Ya gazetede, ya özel adreslerine yazacağım mektuplarda yanıtlamam isteniyor. Yaş yetmiş yedi. Tanrı’nın emaneti beden, meydan savaşı verircesine ayakta durma çırpınışında. Ama şiirmiş, resimmiş, musikiymiş; bunlara da hâlâ yetmeye, yetişmeye çalışıyor. Ara sıra “mükemmel”in kapısına yaklaşmış olanlardan da söz ediyorum. Kitapları için bir şeyler söyleyemediğim okurlarımdan ricam, şiirde erginlik duvarının da ötesine geçmiş, adını yurda bayrak yapmış olan, en az, yirmiye yakın ozanımız var. Onları dikkatle, yine dikkatle, daha dikkatle okusunlar. Batıdan çevrilmiş şiirler ve her türlü kültür eserleriyle beslenmeyi unutmasınlar. 

Feyzi Halıcı
(1924-2017)

İşte Feyzi Halıcı
Hangi yanıyla anlatayım ki! 
İzmir Belediye Başkan Yardımcısıyım. Yaşamımda, peteklerindeki balı emip tattırmaya çalıştığım üç deha var. Mevlânâ, İranlı Hafız ve Şeyh Sa’di. Bunlardan bir olan Hafız, Goethe‘yi şaşkına çevirmiş, yaşlı günlerinde Farsça öğrenmeye zorlamış onu; gazel yazmaya başlatmıştır. Bu naçiz kalem de Hafız’dan 60 gazeli Farsça karşılıklarıyla birlikte yayınlamış. Mevlânâ ve İranlı Sa’di’den seçmelerini, kitaplaştırmış olduğu günlerde, Konya’dan Feyzi Halıcı’dan Mevlânâ’yı anma programlarına konuşmacı olarak davet yazısı almıştım. Dostluğumuz yıllar yılı sürdü. Karşımda bir büyük şair olduğunun ayrımına pek varamadım. Halıcı, dergi çıkarıyor, başka ozanların şiirlerini sevdiriyor. Halıcı, bu ülkede Mevlânâ’nın varlığı devletçe, milletçi yüceltiliyorsa, bunu sağlamış tek adamdır. 

Feyzi Bey, Ahmed Kudsi Tecer hocamla, rahmetli Muzaffer Sarısözen dostumu hemen izleyerek halk şairleriyle yıllar yılı can cana olmuş, onları bağrına basmış, dünyayı tanıtmıştır. Halıcı, Selçuklu Konya’sını emmiş, Konya’yı, Mevlânâ hayranlarıyla doldurmuş, nice İtalyan, Macar bilginleri, “Müslümanlık bu mu?” tutkusu içinde Mevlânâ kapısından İslâm’a girmişlerdir. 

Şiir De Yazıyordu

Seyrek olarak bazılarına rastlıyordum. Kusurluydum, onun, saydığım yüce çalışmalarına hayran kalırken şiirlerinin bütünü ve gücü üzerine ağırlık verememiştim. 

Ama işte, “Yaşama Sevinci” adlı kitabı günlerdir elimde. Tam 171 şiir, bahar gülleri serpiştiriyor. Biri değil, hepsi “mükemmel”liğin bahçesinde oluşmuş. 

Anahtar

Sizlere salt bir anahtar verebilirim. Onda, Mevlânâ, Yûnus ve tüm halk şairlerinin özsuyunu bulacaksınız; ama Feyzi Halıcı olarak. 

Onda yer yer yöresel halk söyleyişlerini görecek, yadsımayacak, ayrı bir tadlanış duyacaksınız. Bu şiirler mistik dünya ile yaşadığımız çağdaş dünyayı, sıcak bir kan karışımı içinde sunuyorlar size. 

“İstanbul caddesi geçer, adımlarım, 
Gözlerimden sen geçersin.
Bir kanadı bende kalan kuş
Nere gidersin?
*
Bir ucunda benim, bu caddenin
Öte ucunda sen varsın. 
Memleketim gibi güzel gözlerin 
Niye ağlarsın?

Rasgele sayfaları açıp türlü peteklerden biraz biraz bal aktardım:

“Düşmüş kelebekler gibiyim,
Bir sözüm kalmadı söyleyecek.
Acı sularda kaldı umudum. 
En yalın, en güzel, en gerçek. 
*
Hani ya ılıca çağrışmalar?
Günaydınlı türküler bile yılgın.
Masmavi düşlerin sonrasında
Böyle mi olacaktı ayrılığın?”

Halıcı, hep bildiğimiz sözcüklere, zıpzıp değişen anlamlar yakıştırır: 

“Gelir o, değilden, her akşamüstü, 
Yangın gibi düşünceme, ne ki o?
Seni ayna yaptım kendime, güzel!
Ben bakarım, sen bakarsın, ne ki o?

Şu ahbap sözcüklerden oluşmuş bal söyleyişe bakın:

“Sevdadır, çevre yanımda, 
Bir nice nöbet tutmuştur. 
Artık daldan uçan kuştur, 
Kar yağmıştır o dağlara, 
Nilgün beni unutmuştur.”

Ah bu “Günaydınım” şiiiri! Onu yıllar önce bestelemek istemiştim ama geç kaldım. Adını şimdi anımsayamadığım bir bestecimiz, çok da güçlü bestelemiş. Şiir, ustasını bulmuş. 

Günaydınım

“Şavkıması, sana doğru yolların. 
Sana doğru, denizlerin çağrısı. 
Çırıl çırıl ötelerde bir güzel. 
Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim.”

İşte halk şiirini ve çağdaş şiiri birlikte emmiş ozan, iki dünyayı el ele tutuşmuş; yansıtıyor:

“Çok gördüm, beyaz yelkenlere 
Eflatun rüzgarların dolduğunu,
Seni tanıdıktan sonra anladım
Yalnızlık ne demek olduğunu.”

Ve bir deyiş daha:

“Sen yoktun, en yakın duraklara 
Dillerin çağırması niyeydi?
Yalınız bir Anadolu akşamında
Gözlerin seğirmesi nedendi?
*
Yavaşça, güzelce, kendiliğinden, 
Bir dorukta, salkım salkım bir bulut, 
Uçsuz, bucaksız zamanlarda 
Avuçların kapanması niyeydi?”

Yaşamınca başka ozanları kucaklayıp duran Halıcı, kendi şairliğini bana bile unutturdu. Bu seçkin şiirlere karşı kör kalmışım, yazık!


Şardağ, R. (1994, Mayıs 26). Şiire dönük notlar ve Feyzi Halıcı. Milliyet, s. 16.


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın