
Bir okurum, bu dizeyle başlayan defter dolusu “şiir” yollamış; “Sayın Şardağ, beğenirseniz, adımı yazabilirsiniz” diyor ve ekliyor: “Ben halk ozanlarının yolundayım.” İzmir adresime postalanan kitaba dönüştürülmüş, ya da kağıtlara dökülmüş şiirler pek yüklü. Okuyucularımın, İstanbul-Milliyet merkezinden paketlenip yollanan mektupları da kümü kümü. Yanıtlayamıyorum. Gücüm haftada bir günden fazlasına yetecek durumda değil. Buna karşın şiir, resim, müzik, Türk dili ve edebiyatı konularına zaman zaman eğiliyorum. Ummadık bir kitapta, bazı dergilerde, ya da gönderilen tek bir şiirde bulduğum güzelik, harekete geçirebiliyor beni…
İşte bu haftaki yazımın nedeni: Almanya’da oturan, halk şiirine tutkun olduğunu söyleyen , adının yazılmasını da istemeyen bir kardeşimiz, defter dolusu yazdığı şiirler üzerine görüşlerimizi istiyor; şiirleri halk edebiyatın benzetilmek istenilmiş:
Vesile oldu
Gerçekten zaman zaman dergilerimizde halk tarzında şiir yazmayı sürdüren genç ozanlarımıza rastlıyorum. Ancak bunları -ayrıcalık taşıyanları dışında- pek sevemiyorum. Daha doğrusu yadırgıyorum. İki nedenle: Önce şiir almadıkları için ve de halk ozanlarının kendilerine özel dünyalarının içinde bulunmadıkça, tarzı taklid ettikçe, yaşamadıkça, başarıya ulaşma olasılığı bulunmadığı için. Bir örnek verelim, okuyucumdan:
“Benim yolum düz, bayır.
Etrafım yeşil çayır.
Gönül öyle yanmış ki
Ne umut var, ne hayır.”
Bizim Orhan Veli ve “Garip”çi arkadaşlarımın yıktığı, heceyle yazılmış şiir değil, şiir olamamış hece ölçüsü hastalığıdır. Bugün hece ölçüsüyle kaleme alınmış pırıl pırıl şiirler de var. Ama halk tarzında değil. Şiiri, salt hece ve kafiyede bulanlara, halk ozanlarının yaşam dünyalarını tanımaları gerektiğini belirtmeliyim. Âşık dediğimiz bu sanatçıların hemen pek çoğu saz çalar. Pek azdır, saz çalmayıp halk ağzı şiir söyleyenler. Bu gibilere verilen “Kalem şuarası” deyimindeki hafifsemeyi dikkatinize sunarım. Halk arasında “âşık” sıfatı yaraştırılanların hemen hepsi hem çalar, hem söyler. Hatta söylemeden önce sazıyla, şuradan buradan “gezinti”ler yapar ve sonra da çoğu vakit, yinelenmiş bir dizeyle girer:
“Sabahtan uğradım, göl kenarına” Emrah’ın şiirindeki bu ilk dize de çok duyulmuştur, ama birdenbire aşığın gönül evi tutuşur, bizi de tutuşturmaya başlar:
“Sunam beni gördü, yüzmeye durdu.
Çalındı, çırpındı, çıktı kenara;
Ela gözlerini süzmeye durdu.
*
İstedim, kendimi şu göle atam,
Elimi uzatıp yavruyu tutam.
Bir hayal eyledim, sarılıp yatam!
Vefasız, gönlümü üzmeye durdu.
*
Emrah, şahin almış bugün, yalçını.
Yel estikçe bele döker saçını.
Arzuhal eyledim visal bacım (*)
İnci dişlerini dizmeye durdu.”
Halk şiiri hafifsenemez
Bizim divan ozanlarımızın şiirleri de bir alem! Bu konuda 16 yıl önce İnkılap Kitabevi’nde basılan “Klasik Divan Şiirimiz” kitabımdaki değer hükümlerimi hâlâ koruyorum. Onların halk ozanlarımızı hafife almalarına karşın Anadolu halkı, millî edebiyat akımına geçtiğimizden bu yana oyun havaları, türküleri ve ozanlarıyla birlikte baştacı edildi. Ulusal kültürümüzün temel taşları oldukları anlaşıldı. Rahmetli hocam, değerli ozan Ahmed Kutsi Tecer, Ülkü dergisinin başına beni getirmişti. İşte halk şairlerimizin, değerleri yüceltildiği zaman, o zamanlardı. Aşık Veysel, Ali İzzet başta, hemen her gün Ülkü’yü nice güzelim ozanlarımız doldururdu. Bir yandan da Orhan Veli‘ler, Dranas‘lar, Osman Atilla‘lar iç içeydiler, can canaydılar. Ben de halk ozanlarının dünyasına o günlerde derinliğine girdim. Erzurumlu Reyhani’nin yanında Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Ahmet Poyrazoğlu gibi değerleri tanıdım. Bu ozanları, bana mektup gönderen okurum incelerse yakıştırmaya çalışarak şiir yazılamayacağını kabullenmiş olur.
Büyük bir edebiyat bu
Orta Asya’dan beri şiir emzirmiş bizi, müzik emzirmiş. Ozanın, baksı’nın yeri, Kağan çadırına en yakın yerde. Kaval, çöğür, bağlama, üç telli, cura, bozuk gibi sazlara, engin doğa dolmuş. Musikimizin ilk makamları orada oluşmuş. Doğa, kahramanlık, aşk ve de toplum, bu ozanların en sıcak konuları.. İçtenlik, açık, rahat konuşma, ortak dilleri! Aşktan mı söz ediyor? Sevgilisi cilveli mi? Apaçık söyler:
“Güzel ne güzel olmuşsun
Görülmeyi, görülmeyi”
diye başlar, sonunda da,
“Göğsünde memen kirlenmiş
Emilmeyi emilmeyi”
deyiverir. Bakarsınız, ne kadar safcıl bir dünya kurar:
“Ayşem Ayşem, hop deyivi!
Şalvarını toplayıvi!
Mahkemeye varınca
Kimim kimsem yok deyivi.”
“Hekayat”çılarıyla, (hikayecileri) oyuncularıyla, ilahi ve nefesleriyle, kahramanlık destanlarıyla musikideki makamlara uyuşu doğrultusunda adlanan türkü, koşma, uzun hava maya, koçaklamalarıyla bir alemdir halk şiirimiz! Ondan esinlenilir. Ama onun dünyasından olmazsanız taklitte kalırsınız.
Cahit Külebi, bu büyük şairimiz köylü kökenlidir. Onların arasından gelir. Ne ki çağdaş şiir dünyasının ön saflarına geçerken halkın dilinden, safcıl dünyasından emebildiği kadar emmiş, ancak kendi kişiliğinden kopmamıştır:
“Senin dudakların pembe,
Ellerin beyaz.
Al, tut ellerimi bebek; tut biraz.”
“Benim doğduğum köyleri
Geceleri eşkıya basardı.
Ben bu yüzden naçar kalmışım;
Konuş biraz!”
Bugünkü yazımızı, çoğunuzun ilk kez okuyacağını sandığım iki güzel örnekle süslemek istedim. Karacaoğlan‘ın hiçbir divanında bulunmayan bir şiirini, bir yazma eserini yan köşesindeki “faide” bölümünden aldım. Sevgilisiyle sarmaş dolaş olmayı bütün açıklık ve çıplaklığı içinde anlatırken bile Hz. Muhammed sevgisini gönlünden koparamıyor, Karacaoğlan:
Okurlarım için işte yepyeni bir Karacaoğlan şiiri;
“Anacımdan gelen güzel,
Dur, Muhammed’i seversen.
Seni bana küskün derler,
Gül, Muhammed’i seversen!
*
Belinde Hama kuşağı,
Elleri sarkmış aşağı.
İkimize yün döşeği,
Ser, Muhammed’i seversen.
*
Karacaoğlan diyor pesten
Armağan geliyor dosttan.
Bir el alttan, bir el üstten,
Sar, Muhammed’i seversen.”
Sevgili okurlarıma, konu halk edebiyatından açılmışken Erzurum’un Hasankale’sinden âşık Reyhani‘ye sevgiler yolluyorum. Çok güzel bir şiirini yayınlıyorum. Belki Reyhani, bir büyük kentte yarışma birincisi olmuş, Türkiye’nin en ünlü üç otelinden birinde konuk edilmektedir. Ancak eşi yanında değil. Bu yalnız tadılan mutluluk, onu acılarla eritmektedir. Bu üstün nitelikli şiiri sunuyorum:
Erzurumlu gelin
“Erzurumlu gelin düştü aklıma;
Çıkıp yollarıma bakarım, ah, ah!
Gözü sürme bilmez, elleri kına,
Üstünde şimşekler çakanım, ah, ah!
*
Dağı bilir, bağı bilmez sevdiğim,
Ağlamayı bilir, gülmez sevdiğim.
Esans, kolonyayı bilmez sevdiğim
Üzerinden tezek kokanım, ah, ah!
*
Sabah olur, yarım ekmek götürür.
Gün öğle olmadan yiyer, bitirir.
Yavrusunu taş üstünde yatırır.
Yalınayak bostan ekenim, ah, ah!
*
Tarak aldım, saçın örmeyi bilmez,
Sürme aldım, göze sürmeyi bilmez.
Çalar saat aldım, kurmayı bilmez.
Horozun sesiyle kalkanım, ah, ah!
*
Yıkık avlusuna hasır sererek,
Körpe yavrusuna göğüs gererek,
Gündüzleri rüzgarlardan sorarak
Gece, yıldızlara bakanım, ah, ah!
*
Bu dert, Reyhani’yi yiyer bitirir,
Ya bugün, ya yarın, alır götürür.
Belki şimdi hasır yakmış, oturur.
Dumanı bacadan çıkanım ah, ah!
(*) İran kuralına uydurularak yapılmış bu tamlamanın doğrusu, “arz-ı hâl”dir, “durumunu söylemek, anlatmak, ortaya dökmek”tir. Yüzyıllar içinde, İstanbul ağzı dediğimiz gül kokan o ballı ağız, tamlamayı “arzuhâl” yapmıştır. “İstanbul ağzı” deyince aman, televizyonlardaki o çirkin “ağız”lar akla gelmesin.
Şardağ, R. (1994, Ağustos 18). Ne umut var, ne hayır. Milliyet, s. 20.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

