
Geçtiğimiz haftanın iki önemli konusu : Macaristan-Engerus ve sol-milliyetçi çizgide, Bülent Ecevit.
Sayın Ecevit‘e Refah Partisi’nin, lavlar saçarak saldırıya geçmesindeki neden dikkatinizi çekmiyor mu? Sayın Erbakan‘ın, Sabah gazetesinde çıkan yaşamı içinde, Kıbrıs konusunda sayın Bülent Ecevit‘i çiğ çiğ yemeye kalkışı, bir karalamadan çok, bir ürküntünün işaretine benziyor gibi:
“Kıbrıs’a ordunun yürümesine ben emir verdim.” “Komutanlarla ben konuşup karar verdim.” “Bu kararları ordu komutanlarıyla birlikte aldığım zaman Ecevit İngiltere’ye gitmişti. Onu ben yaptım; şunu ben yaptım.” “Ben! Ben! Ben!”
O zamanki Genelkurmay Başkanımızın Kurmay Başkanı, bütün bunları yalanladı. Türk ulusu, Karaoğlan’a bu konuda inancını belirtti.
Sayın Refah lideri bu ulusun, bin bir sosyal, ekonomik, kentsel sorunları karşısında susup, Ecevit‘i çürütme konusundan yardım bekler hale gelmesini, kıskançlık diye yorunlamasak bile İslâm’a aykırıdır bu!
Büyük, kahraman, şair, “Allah’ın aslan” ı Ali, üç sözcükle ne güzel ışıtır konuyu:
“Haset imanı kemirir.”
Bülent Ecevit ve Alparslan Türkeş
Bundan üç yıl önce Ortaasya Türklerinden başlayan ve günümüze kadar süren Türkiye ve Türklük sevgisinin bayrağını açan, Alparslan Türkeş‘le tanıştım bir rastlantı olarak. Kendisine dedim ki: “Sözlerinizin, yazılarınızın çoğuna imza atarım.”
Sözgelimi: “Yabancı topraklarda yaşayan Türklerin kültürleriyle ilgilenmek en azından insanlık görevimizdir” diyorsunuz katılmamak olası mı? Ama neden bozkurtlarınız, soldakiler gibi cinayetlere katılıyorlar?
Ağladı ve “Sayın Hocam” dedi, “Ne ben, ne de sayın Ecevit’in bu cana kasdetmelerle bir ilgisi olamaz. İpin ucu elden kaçmıştı.” Bugünkü Türkeş‘in çizgisi ne kadar yeni ve ayrımlı değil mi?
Karaoğlan’ı yakından tanırım. Dostuz. Bir zamanlar işadamlarının hışmına uğramıştı. Onların öfkesi, hangi iktidara karşı patlamamıştır ki! Ecevit‘in Marksist olduğuna hiçbir gün tanık olmadım. Ama bazı tasarrufları, onu halk yığınlarına sevgi içinde yaklaştırırken bazı zümreleri kızdırmıştır.
Bafa Gölü
Koskoca göl!. Ulu Allah, “Kullarım bu dağlar, denizler, göller sizin! Nimetlerinden faydalanasınız diye sizlere bağışladım” buyurur. Gelin görün ki Bafa’nın mülkiyet hakkı, sonradan bir önceki Osmanlı padişahı tarafından bir aileye verilmiş. Bütün nimetlerinden yalnız onlar faydalanıyor. Aç iki kasabalı, bir gece Bafa gölünden balık avladılar diye bekçilerce öldürüldüler.
“Toprak işleyenindir” diyen Ecevit‘in gençlik ateşiyle söyledikleri ya beğenilmemiş, ya çarpıtılmıştır. Kendisiyle bir söyleşi sırasında, “Ah, keşke Allah’ın buyruğunu yerine getirdim” deseydiniz dediğimi iyi anımsıyorum.
Yıllara dayalı dostluğumla onu hep izledim, durdum. Tek mülkünü satıp gazetemizin açtığı kamyanyaya katılarak Gelibolu ormanlarını kurtarmaya çalışan Bülent Bey Marksist mi?
Karl Marks
Bence büyük bir eksiği yüzünden felsefesini sürdürememiş bir filozoftur. Allahsızlığı seçip “Din afyondur” deyişi, patron kadar işçiyi de ürkütmüştür. Ama sömürüye, ezilmişliğe bayrak açışı, evreni sarsmış ezenler, ezilenlerin hışmına uğramamak için onların sosyal ve ekonomik haklarını, yasalarla korumak zorunda kalmışlardır.
Ne gerek vardı Marks‘a? Allah yetmez miydi? Bu dünyanın nimetlerini Ulu Allah, tüm kullarına sunmadı mı?
Tembeli tutmayan, çalışanı seven Allahımız: “Allah, rızıkta, kiminizi diğerlerine üstün tutmuştur. Üstün tutulanlar, emirleri altında bulunanların rızıklarını vermezler. Oysa rızıkta hepsi ortaktır” buyurur. (Nahl Sûresi, Âyet: 71)
İşte hemen her namazda okunan Maun Sûresi’nin 1-6 Âyetleri:
“Ey Muhammed! Dinin yalancısını gördün mü? Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya yaklaşmayan kimselerdir onlar. Vay o namaz kılanların haline! Onlar kıldıkları namazdan gafildirler. Onların namazları gösterişten ibarettir.”
Camilerimizde bazı imamlarımız, defterleri sağdan verilenlerin cennete, soldan verilenlerin de cehenneme gideceğini söyler de kimse soldan verilenleri nitelemez. Bunların en büyük suçları yoksulları doyurmamalarıdır. Yani sosyal adaleti Marks değil, Allah’ta aramamız, onun bizden bunu istediğini unutmamamız gerekir.
Sayın Ecevit, partisine iki saçları örtülü, yüzleri açık hanım üye almış. Allah’ın kadınlardan isteği baş ve omuzlara sarkan bir örtüdür.
Ecevit‘e duyulan sevginin daha da genişleyeceğine inanıyorum. Ölümcül bir hastalıkla boğuşmamız nedeniyle sonucunu göremeyeceğimizi sandığmıız Ecevit sevgisi, büyüyüp gelişecek, kuşkum yok. Bir devlet adamından ne istenir: Namuslu olmak, ona gölge düşmüş mü?
2. üstünlük cesaret! Sevgili Kıbrıslı kardeşlerimizin boğazlanıp yok edilmesini önlemek, onun ve elbette hükümetinin onurudur. Partisini biraz geç kurduğu için başka sol partilerle birlikte oylar bölündü. “Neden ötekilerle birleşmedi” mi? Artık o, klasik sol değil, sosyal adaletçi ve millliyetçi bir bayrak açmış. Yakında herkes oraya yönelebilir. Sayın Erbakan‘ın bugün için ülkenin güç, bazı hatalı durumundan faydalanarak “faiz”, “adil düzen” çıkışları yetecek mi? Güneydoğu halkını “Kürt-Türk” değil, “Kürt-Müslüman” fitiliyle ateşlemeye çalışması bir gün, şu soruya neden olacaktır: “Neden Müslüman Kürt-Türk” halkı demiyoruz:
Ecevit‘e İbrahim Gürsoy gibi nitelikli daha pek çok insan katılacak Bülent Bey’den tek dileğimiz kapıyı aralık tutmasıdır.
Şardağ, R. (1994, Eylül 15). Ecevit, Sağ-Sol. Miliyet, s. 20.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

